Varoluş Dergisi

DNA’NIN MÜKEMMELLİĞE TERFİSİ

Ayın son günü. Rutin olarak ayda bir yapılan “Daha İyi Bir Vücut” toplantısına hazırlanıyor tüm vücut parçaları. Kaslar, kemikler, damarlar, kalp, dalak, pankreas, kısaca tüm organlar, dokular ve hücreler, hatta hücrelerinde tüm alt birimleri…

Bu toplantılarda işleyiş şöyle: Öncelikle, herkesin katılımı zorunlu. Birlik, bütünlük önemli çünkü. Herkes toplantı yerine gelince o günün şartlarına uygun bir konu seçilir. “Vücut nasıl daha iyi bir konuma taşınır, geliştirilir, güçlendirilir, daha sağlıklı ve zinde hale getirilir.” sorularından yola çıkılarak tartışılacak konu belirlenir. Sorunlar dinlenir, işleyişi bozan bir problem varsa çözülmeye çalışılır. İki ay önceki sorun bacaklardan gelmişti mesela, vücudun çok ağır olduğunu, artık taşıyamadığını söylemişti. Çözüm için, birçok öneri gelmişti ama cevap olarak boğaz ve midenin çözüm önerisi onaylanmıştı. “Biraz kendimizi tutalım, az yiyelim.” Bu öneriyi kaslar da “Biz de biraz daha hareket edelim o zaman.” diye zenginleştirmişti. “Böylece vücudumuz kilo kaybeder, bacaklara da daha az yük biner.” İtinayla öneriye uyuldu, sorun çözüldü, nihayetinde vücut sağlığına kavuştu.

Geçen ayki sorunsa kalpten geldi. Kalp, öfkeli bir şekilde “Bu ara çok çalışıyorum, taşikardi olmuşum, çok hızlandım. Hala da size yetişemiyorum, yaranamıyorum.” dedi. Bu serzeniş karşısında, organlar biraz utandı. Mide sürekli istiyor, ağız da boş durmuyor sürekli yiyordu, kalp de onlara çalışıyordu sanki. Yemeklerin sindirilmesi için mide ve bağırsaklara kan pompalamaktan başka işlere yetişemiyordu. Ama kalbin cümlelerinden en çok da beyin utanmıştı. Çünkü herkesi memnun etme çabası, sürekli elalemi düşünme zorunluluğu kalbi çok yormuştu, ona kan pompalayacağım, enerji yetiştireceğim diye taşikardi olmuş, hızı yüz otuzlara çıkmıştı. Üstelik beyin ona gereken önemi vermemiş, onu ihmal etmiş onu sevdiğini hiç söylememişti. Bu durum da kalbi çok kırmıştı. Hem yorgunluk hem kırgınlık onun toplantıda ağlamasına sebep olmuştu. Bu yüzden tüm vücut birimleri kalbin yükünü azaltmak için el birliği ile metabolizmalarını yavaşlatma kararı aldılar. Ayrıca ağız ve dişler daha az besin tüketecek, akciğer daha derin ve diyaframdan nefes alacak, beyinse ÖNCE kalbi önemseyecek, diğer şeyler sonra gelecekti. Onu sevecek, ona değer verecekti. Hiç bir organa itiraf edemiyordu, hatta kendine bile, ama bu son olayda sanki hıncını almıştı beyin kalpten. İçten içe kıskanıyordu çünkü onu. Bütün vücudu yöneten kendisi olmasına rağmen kalbin pozisyonuna pek imreniyordu. Her işi o yapıyordu ama en önemli organlar listesinde birinci hep kalpti. Ayrıca ama kalp olmazsa kendisinin de yok olacağı fikrini bir türlü hazmedemiyordu. Öyle ya da böyle, kah isteyerek kah kendini zorlayarak kalbe verdiği sözü tuttu. Sonunda kalp iyileşti. Böylece de vücut yok olmaktan kurtuldu. Gerçekten de O olmazsa hiçbir şey zaten olamazdı. Bu yüzden esas önemli olan kalpti.

Bütün bunlar olurken, organlar kendi aralarında konuşurlarken, DNA hep köşesinde oturup, olan biteni izlerdi. Ne konuşabilir ne de diğerlerinin yüzüne bakabilirdi. Çok küçüktü, yamuk yumuktu, sanki hiç bir işe yaramıyordu. Herkes onunla dalga geçiyordu. Bu durum da onun kendisini çok aşağılık, değersiz, önemsiz hissetmesine sebep olurdu. Özgüveni olmadığından da sürekli başkalarıyla kıyaslardı kendini. Bir karaciğere bakardı “vay be iki kilo, ne kadar heybetli…”, bir kalbe bakardı “kaslara bak ne kadar güçlü…”, bir ele bakardı “ne kadar da becerikli…” diye iç geçirirdi. Düşündükçe var olan aşağılık hissi daha da derinleşirdi.

Tam bu sorununu aylık toplantının sonunda dile getirecekti ki, yine utandı, toplum önünde konuşamadı. Ama artık dayanacak gücü kalmamıştı. Toplantı sonrası merhametiyle ünlü kalbin kapısını çaldı. Küçüklüğünden, yamukluğundan, elalemin “hiçbir işe yaramıyorsun” dedikodularından, bu durumun onu değersiz, önemsiz, kabaca ezik hissettirmesinden bahsetti. Ağladı, ağladı… Kalp ise sessizce dinledi. Fıtratı gereği ne yargıladı, ne eleştirdi. Eleştiri ve yargılama zaten beynin işiydi. Önce, DNA’ yı sevgiyle kucakladı. Sonra, “Sır nedir, bilir misin?” dedi. DNA cevap veremedi, bir alaka kurup, anlayamadı da zaten. “Sır, saklanan, gizli tutulan, bir şeyin iç yüzü, bir nesnenin özü, her şeyin en iyisi demektir. Ayrıca, başkalarının öğrenmesinin istenmediği, gizli bilgiler için de kullanılır.” dedi. Gelelim senin derdin ve ne alaka diye düşündüğün sır ile senin ilişkine. “İnsanı kendi suretimde yarattım. İnsan benim sırrımdır, ben de insanın sırrıyım.” diye bir hadis vardır islam dininde. Allah insana kendini bu şekilde tanımlar, anlayış için de insanların bu sırrı çözmelerini bekler. Kurtuluş, çare, uyanış bu sırdadır, bu sırda gizlidir.” dedi.

Sonra kalp DNA’ ya bir kayısı ikram etti. DNA olanlara anlam veremiyordu. Ne için gelmişti, neler yaşıyordu. Ama istenileni yaptı. İkram edilen kayısıyı yedi. Çekirdeğini masaya koydu. Sonra kalp DNA’ ya bir çekiç verdi ve çekirdeği kırmasını istedi. DNA dediğini yaptı ve çekirdeği kırdı, içinden başka çekirdek çıktı. Onu da kırdı, tam içinde, tam ortada ise bir boşluk vardı, kayısının dışındaki sonsuz olanla aynı.

Sonra kalp pencereyi açtı, DNA’ ya dışarıdaki kayısı ağacını gösterdi. “Bak” dedi, ”Karşındaki, anlattıklarımın özeti ve senin derdinin çaresi”. DNA boş boş bakıyordu. Başta imkan vermese de, diğerleri, özellikle beyin gibi kalbin de onunla dalga geçtiğini düşünmeye başlamıştı. Kalp ise merhametli sesi ile devam etti. “İşte” dedi, “Bu ağaç, aslında bu çekirdeğin içinde gizli, aynı vücudun sende gizlendiği, bilgilerini sana kodladığı gibi.” dedi. “Ağaç da kendi bilgilerini çekirdeğine saklamış aynı vücut gibi. Sırsa çekirdeğin özünde gizli, aynı senin sakladığın gibi” dedi.  “Görünen bu kayısı ağacı, ağacın özündeki bilgilerin okunmuş, görünmezin görünüre, bilinmezin bilinire dönüşmüş hali. Dikkat et, özünde kayısı kodlanmış ağaçtan, çam, meşe, erik ağacı çıkmamış, özü ne ise, ağaç o ağaca dönüşmüş” dedi ve ekledi “Öz ne ise, göz onu görür.”

“İşte bu yüzden sen özelsin, çok önemlisin ve çok değerlisin. Gördüğün vücut aslında sensin. Ağacın çekirdeğine gizlediği gibi, vücut da tüm bilgilerini sende saklıyor. Yalnızca farklı dille yazmış, sır olarak kodlanmış. O kadar özelsin ki, ancak okumasını bilen anlar seni. Sen bizim uğruna çalıştığımız vücudun sırrısın. Sen de olacak en ufak bir hasar tüm vücudu nasıl yok eder haberin var mı?” dedi. “Beynin asılsız dedikodularına, seni aşağılamalarına sakın kulak verme, asla üzülme, kendini değersiz de hissetme. Üzüntü, öfke, kaygı seni çok etkiler, senin etkilenmen bizim ve tüm vücudun etkilenmesi demektir. Çünkü hepimiz bütünüz, hepimiz bir” dedi. “Sen hepimizin içindesin ve çok önemlisin.” diye de ekledi. “Ondan kendine dikkat et, en önemlisi de kendi önemini ve değerini idrak et” dedi. Bunun içinse “oku” dedi, “kendini oku…”

O günden sonra DNA kendine, içine döndü. Kendini, kendinde yazılı olanı okumaya başladı. Dışarıya da baktı, ama artık kendini kıyaslamak veya başkalarını eleştirmek yerine, kendini görmek için baktı. Ne de olsa onlar da DNA’ ya kendini yansıtıyorlardı. Baktı, baktı. Sonra kendine, kendini ifade etmeye başladı. Dinledi, izledi. Başkaları dediğinin aslında kendinin, kendi içinin aynısı, onların da kendinin aynası olduğunu fark etti. Okudukça, fark ettikçe, dinledikçe kendi kendine hayran kaldı. Aslında ne kadar mükemmel, ne kadar önemli olduğunu anladı. Bu anlayış okumayı, okuma da anlayışı artırdı.

DNA kendi kendini okuma anlama işini, en çok da kendini çok sevdi. Tabii kendinden yansıyan diğerlerini de… Kendini, herkesi, her şeyi sevdikçe birdenbire bir şey oluverdi. Olan karşısında ise DNA’nın dili tutuluverdi. Olanı ne tarif edebildi ne de bir isim verebildi.

Çünkü gelen AŞK idi, aşkınsa dilde karşılığı yok idi. O kalpte gizliydi,  sadece kalple hissedilebilirdi.

Muhyiddin İbn Arabi’nin çok sevdiğim bir sözü ile bitirmek isterim. O yıllarda, DNA yı, beni, bizi, hepimizi anlatmış zaten. ‘Kendimden başkasını görmüyorum, O da ben değilim. ‘

DNA’ya kodlandığı gibi ben de bazı cümlelerime zihnin değil kalbin anlayabileceği bazı anlamlar gizledim. Fark etmeniz dileğiyle

Emine Nalçacı Maviş

Emine Nalçacı Maviş

Emine Nalçacı Maviş

4.10.1984 Ankara doğumlu. Lisans/Yüksek Lisans dahil tüm eğitimlerini Ankara'da aldı. Çocuk diş hekimi oldu. Ankara, Sinop, Düzce’de çalıştı. Evlendi. İstanbul’a geldi. Bilincine ışık yakarak, hayata bakışını, böylece hayatını değiştiren Reiki Hocası İsmail Bülbül ile tanıştı. Reiki 3b öğretmeni oldu. Reiki’yi bilime katmalıyım isteği ile Yeditepe Üniversitesi Fizyoloji bölümünde doktoraya başladı. Böylece bir kez daha insanın mükemmel yaratıldığına şahit oldu. Reiki Okulu’nda öğrendiği öğretilerin soyutluğunun doktora bilgilerinin somutluğu ile desteklendiğini görünce yürüdüğü yolun doğruluğundan emin oldu. Düşüp kalkmalarından sonra o yolda koştuğunu hissediyor. Dönüp duruyor bakalım. Allah sonunu hayır etsin. Bu arada bir kızı, bir oğlu oldu. Onlar ve yaşadığı hayat sayesinde sevgiyi, sabrı, merhameti ve tüm güzellikleri hayatına katmaya çalışıyor.

1 yorum

  • Valla yazıda konuyu işleme tarzın çok akıcı okurken insanı sürüklüyor ve yazının bitmesini istemiyor aklına ve eline sağlık.

İnternet üzerinden dijital yayın hayatına ilk olarak 2013 yılında başlamış olan Varoluş Dergisi, kısa bir aradan sonra şimdi yeniden okurları ile birlikte. Değerli yazarlarımız, Spiritüalizm, Reiki, Yoga, Astroloji ve Yaşam alanlarında, siz değerli okurlarımız için yazıyor…

Arşivler