Varoluş Dergisi

HAYATA ANLAM KATMAK

“Ego der ki: Her şey olmasını istediğim gibi tam olsun; o zaman huzurlu olacağım.

Ruh der ki: huzurlu ol, o zaman her şey tam olmasını istediğin gibi olur.” Osho

Milyarlarca yıldır Dünya, evrenin acımasız kuralları ile dengesini sağlarken; bizler ilkel yaşamdan adım adım ilerleyerek henüz keşfedebildiğimiz doğa kanunları ile yarış haline girdik. Ancak kazanan bizler miyiz acaba? Mesela atom bombasının keşfi nasıl yaradı insanlığa?

Antropolojik araştırmalarda, yaşamın anlamlılığı ya da hakikat arayışı; insanlığın ilk dönemlerinden başlamış olduğu tanımlanmıştır. İlkel toplumlardaki ruhsal değerler, uygarlığın saldırısına uğradığında “yaşamın anlamına olan inançlarını” yitirerek toplumsal ve ahlaksal çöküş yaşandığı vurgulanmıştır. Acaba bizler de benzer durumda mıyız? Modern insan olarak nasıl oluyor da inanılmaz hallerde saldırganlaşabiliyoruz?

Analitik psikiyatr G.C.Jung’a göre; İnsan yaşamını anlamlı kılan, evrende yer bulmasına yardım eden varsayım ve inançlara mutlaka ihtiyaç duyar ve bu inançla dayanılmaz acılara katlanabilirmiş. İlkel dönemlerde daha çok içgüdüleriyle hareket etmekte, kendimizi denetim altında tutmayı öğrenmişiz. Uygarlaşma ile birlikte doğadan koparken bilincimizi; ruhumuzun dürtüselliğinden, içsel rehberlikten, kolektif bilinçdışından uzaklaştırdık. Bu kopuş bireysel yalnızlığa sürüklerken yaşamın da anlamsızlığını, doyumsuzluğunu, haz odaklı arayışları ya da aşırı uçlardaki bağnaz inançları, beraberinde getirmiştir. Ancak içgüdüler tamamen yitirilmiş değildir. Sadece bilinçlilik halimizden uzakta; bazen sembolik olarak rüyalarda, bazen nedensiz bir keyifsizlikte, bazen konuşma hatalarında bazen de somatik hastalıklar ile bilincimize sızmaya çalışmış hatta kararlarımızda da etkili olmuştur.

Çağdaş insanlar yaşamaya değer serüven ararken; kimi Doğu Öğretilerine yöneldi, kimi kariyer aradı, kimi maddi güce tapındı ama yine yaşamın anlamsızlığında kayboldu. Batı kültürü ile kadim bilgileri taklit edilerek yapılan uygulamalar boşluğu dolduramadı. Oysa kendi içselliğimize ve sadece kendimize ait bilgeliğe doğru özgürce yola koyulmaktır baş serüven… Bu, başkası tarafından taklit edilemez, anlaşılamaz. Sadece kişinin kendisi tarafından bulunabilir oluşu ve eşsizliği ile “kişinin anlam istemini doyuran” temel bir içgüdüdür. Ve… HatırladığımızdaYani bilinç dışımızdakilerin, bilinçlilik halimizde tanıdık gelmesiyle bir aydınlanma yaşanır… En sevdiğiniz, en özlediğiniz kişi köşeden çıkmışçasına bir coşku oluşur bilge yanınızla buluştuğunuzda… Yaşam anlamlı oluverir bir anda…

Yaşam, son derece somut olduğu gibi değişkenliği de sonsuzdur. Dolayısıyla yaşamın anlamı kişiye ve zamana göre değişkenlik gösterir ki bireylerdeki eşsiz ve farklı kaderleri oluşturur. Peki kişi savunma mekanizmalarının, itki ve içgüdülerin ya da ego/ süper egonun çatışan isteklerinin doyurulması arasında iken yaşamın anlamını nasıl bulabilir? Üstelik kişi bu arayış sırasında içsel bir gerilim yaşayabilirmiş. Ancak bu gerilim ruhsal gelişim ve kişinin potansiyellerini ortaya çıkarabilmesi için gerekli olduğunu biliyor muydunuz?  Uğruna çaba harcanan, özgürce seçilen bir amaç için çaba göstermek potansiyel enerjinizi ortaya çıkarırken bir dualite yaratabilir. Yenmemiz gereken egosal istekler ile kendi nesnel doğamıza ait istekler, yani bilinçli yanımız ile bilinçdışı itkilerin huzursuzluğu yaşanır. Bu durum, Jung’un tarif ettiği “Gölge yanımız” ile “Ego”nun karşılaşmasıdır. (1)

Ego derken kibirli kişilikanlamında değildir şüphesiz… Ego, gerçeklik algımızı sağlayan, benliğimizi polisi, bilinç ile bilinçdışı arasındaki paravandır.

Gölge terimi ise, karanlık yönümüzü anlatsa da korkulması gereken bir durumdan çok aslında kucaklanması gereken yönlerimizdir. Çünkü bastırılmış, yok sayılmış duygular olabildiği gibi hatırlanmayan korkuları ya da geliştirmemiz, dönüştürmemiz gereken durumlardır aynı zamanda. Aslında biz olmadığını sandığımız her şeyimiz… Kızgınlıkla kendimizi kaybettiğimiz, eleştirildiğimizde rahatsız olduğumuz, yapmak isteyip de bastırdığımız ilkel bilinçdışımızdır.

“Gölge Arketipi” de (Arketip: Bilinçten önce var olan, bilinçdışı olup on binlerce yıldır atalarımızdan aktarılan kavrama biçimleri) daha geniş kitleleri içeren toplumsal öfke, felaket ya da zaferleri içerebilir. Bastırılan potansiyel enerjiler yıkıcı etki oluşturabilir. İşte bütün bu ruhsal durumlar toplumları tehdit edebilmektedir. Acaba bu nedenle mi gelişmiş ülkelerden bile binlerce kişi yozlaşmış terör örgütünde yer alabiliyor? Bireysel çalışmalar ile kolektif bilinçteki gölgemizi anlamak ve dönüştürebilmek mümkün mü? Mümkün. Bir şekilde içimizdeki  “Ulu İnsan”a ulaşarak yaşam için anlamlı amaçlar bulunabilir, dünyanın seyri değiştirilebilir. Analitik psikiyatr Jung bu konuda “Bireyleşmeve Bütünleşme süreçleriningerekli olduğu vurgulamıştır

Bireyleşme sağlamış kişi, kendi içsel kişiliğini idrak etmesiyle ve bilinçdışını kabullenişiyle tüm canlılarla, hatta inorganik madde ve kozmik olan her şeyle kardeşliğini gerçekleştirmiş olur.”  (2)

Yaşamdaki zıtlıkları ayırmaya başladığımız ergenlik döneminde Bireyleşme başlar. Benlik “Ego ve self (kendilik, öz) şeklinde ayrılarak kişiliğimizdeki sistemler ayrılır, yaşamın keşfi başlar. Buradaki seçim ve yönergeler ile kişi potansiyelini gerçekleştirebilir ya da yok oluşa sürüklenir. Bütünleşme için de bilinç ve bilinçdışımızdakilerin entegrasyonu söz konusudur. Bir nevi hidayete ermek; ayrışmış benliğimizin, madde ve ruhun birleşimi gibi zıtlıkları kabul ederek kendini tamamlama, kendini gerçekleştirmektir. İçimizdeki Ulu İnsana ulaşmaktır. Egosal baskılardan dolayı bu kolay olmayacaktır. Hatta sıklıkla dışsal psikolojik ya da nesnel bir travma söz konusu olur.Ne olduysa yaşadığım bir kaza sonrası” ya da  “ o zaman çok  yıkılmıştım” gibi cümleler ile başlar hikayeler… Bir itki ile değişen yaşamlar aslında tesadüf olmayıp self”in zorlaması ve bir şekilde biçimlendirmesi sonucudur Bu da genellikle olgunlaşma yaşlarına denk gelir. Ancak maddi yaşamın egosal istekleri ile aşırı meşgul olunca her kişide dönüşüm mümkün olmaz. Dışsal sebeplerin suçlanması, kurban bilinci, edilgenliğin kolaylığı vs ile daha çok karanlığa gömülme kaçınılmaz olur. Oysa zorluklardan başarı elde etmek mümkündür. Değişimler zorlayıcıdır şüphesiz. “Öldürmeyen şey; güçlendirir” sözünün örnekleri çoktur. “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.” (Nietzsche)

Dr Viktor E. Frankl’a göre; “İnsanın temel uğraşı haz almak ya da acıdan kaçınmak değil, yaşamında bir anlam bulmaktır.”(3) Dr.Frankl, II.Dünya Savaşı deneyimlerinde, yerine getirilmesi gereken görevleri olan kişilerin hayatta kalma şansının yüksek olduğunu görmüştür. Kuzey Kore ve Kuzey Vietnam savaş tutuklusu kamplarında yapılan psikiyatrik çalışmalar, aynı sonuçların olduğunu belirtmiştir. İnsanın bazen içinde bulunduğu durum, kaderine ve talihsizliğine katlanması gerekip eylem yoluyla kendi kaderini şekillendirmesinin gerekebileceği, acı çekmenin kaderi olduğunu gördüğü zaman, acısını kendi görevi olarak kabul etmek zorunda kaldığı ve acının insanı geliştirmesiyle anlamlı olabileceği tespitinde bulunmuştur.

Sona yaklaşırken “ne yapmalı?” diyoruz… Öncelikle her birimizin eşsiz olduğu ama aynı zamanda bir olduğumuzu; binlerce yıldır ortak olan “kolektif bilinci” etkilediğimizi, bu nedenle bireysel dönüşümün kitleleri etkileyeceğini hatırlamalıyız. Özümüzü, doğayla bütünleşmiş sevgi dolu içgüdülerimizi hatırlamalıyız. Bunun için saatlerce gözü kapalı oturup ommm” demek ya da çokça para harcayıp bir kurtarıcıya tutunmak gerekmiyor. Sadece sessizliğin sesini duymak için zihni susturmak (basit nefes egzersizleri, meditasyon yöntemleri gibi) ya da rüyalarını takip etmek ile mümkündür. (Rüyalar bazen semboliktir, çünkü ilkel yaşamlardan kalan mitolojik hatıralar vardır. Ancak anlam her zaman bize özeldir)

Kendimizin Ulu İnsanı” ile tanışınca hayata anlam katma yolları bir şekilde bulunur. Yaşama  bakış açımız değişince asla o eski kişi olunmaz, zorluklarda çöküşler yaşanmaz. Elde edilen mutluluk hiçbir dışsal etken ile sağlanamaz. İçsel rehberlik ile alınan kararlar her zaman huzurludur, sizin için iyi olan şey başkasının, doğanın kötülüğüne asla olmaz.

Son söz yine  C.G.Jung’un olsun:  Dünyanın bu karışık halinde, kendi içimizdeki şiddet ile yüzleşmeye, öğrenmeye, şefkate dönüşene kadar bakmaya devam edelim. Madem gidip silahların önünde duramıyoruz, içimizdeki şiddetin önünde duralım.”

Yasemin KAYA

Kaynakça:

1) İnsan Sembolizmi Carl C. Jung

2) Büyük Sır Üstadı cilt 2 H. M. Abajoli

3) İnsanın Amlam Arayışı/ Dr. Viktor E. Frank

Yasemin Kaya

Antakya , 1974 doğumluyum. Orta öğrenimini Antakya Kurtuluş Lisesinde tamamladım. Gaziantap Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdim. 2002-2007 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinde Anesteziyoloji ve Reanimasyon dalında uzmanlık eğitimi aldım. Muş Kadın-Doğum Hastanesinde mecburi hizmetimi tamamladım. 2009 yılından itibaren sırasıyla SSK Antakya Devlet Hastanesi ile Adana Devlet Hastanesi, 2011 -2021 Antakya Özel Akademi Hastanesinde çalıştım. 2021 yazında, hiç bilmediğim ve kendimi yeniden keşfetme fırsatı bulduğum İzmir şehrine kızımla taşındım. Şubat 2023 deprem felaketi ile memleketimin yıkılması sonrası yazılarıma bir süre ara verdim. Ancak hayatımın en önemli dönüm noktası 2017 ocak ayında oldu. Spirütel yaşam ve Reiki ile tanışmakla zihnimin berraklaştığı, bakış açımın değiştiği; zihinsel, ruhsal ve bedensel dönüşümü yaşadım. Bir hekim olarak bu değişimi tanımlamakta güçlük çekebilirim. Herhangi bir ilaç kullanmadan, duygu durum değişikliğini pozitif yönde ve her geçen gün artan bir enerjiyle bu güne gelen beni anlatabilmem ancak spiritüalizm ile mümkün olması ilginç oldu. Bu nedenle bilimsel zeminini araştırmaya başladım. Antik Mısır ve öncesi henüz bulunamayan Atlantis araştırmaları, kadim bilgelikler, Hermes, Tesla, Jung'un bilinçdışı ve rüyalar, hipnoz eğitimi vs öğrenilecek, keşfedilecek ne çok şey vardı. Kendi içsel yolculuğumu bilimsel zeminlere oturmak ve paylaşmak için yapabileceğimiz en iyisini yapmaya çalışıyorum. Kadın hekimler ve hemşirelerden oluşan meditasyon grubuna gönüllü olarak rehberlik ve Reiki seansları ile KAHEV, Lions derneklerinde çalışmalarım devam etmektedir.

2 yorumlar

  • Jung’un son derece karmaşık fikirlerini bu denli yalın ve anlaşılabilir bir şekle sokup onları yazılı olarak aktarabilmek için konuya tam nüfuz etmek gerekir. Yasemin Kaya hanımefendi bu zorlu işin altından büyük bir başarıyla kalkmış. 40 yıldır Jung ve fikirleriyle boğuşup durdum. Bazen yolumu kaybettim, bazen yeni yollar keşfettim. Sonunda insanı tarif etmenin en değerli yolunu Jung’da buldum. Kendi yollarını bulma çabasına giren ve bunu Jung ve fikirleri üzerinden yapmak isteyenler için bu makale biçilmiş kaftan. Teşekkür ve tebrik ederim.

İnternet üzerinden dijital yayın hayatına ilk olarak 2013 yılında başlamış olan Varoluş Dergisi, kısa bir aradan sonra şimdi yeniden okurları ile birlikte. Değerli yazarlarımız, Spiritüalizm, Reiki, Yoga, Astroloji ve Yaşam alanlarında, siz değerli okurlarımız için yazıyor…

Arşivler