Varoluş Dergisi

ALMA – VERME DENGESİ 2.BÖLÜM

Geçtiğimiz ay ilk bölümde alma-verme dengesi kavramı ve ‘Alıcı Kişilik’ kavramı üzerine konuşmuştuk. Bu ay da ‘Verici Kişilik’ ve ‘Alma-Verme Dengesi Oturmuş Kişilik’ modeli üzerine değiniyor olacağız. (İlk bölümün linki; https://varolus.com/alma-verme/)

Verici kişilik: Önce dışarıdan nasıl göründüğüne bakalım. Çevremizde, evimizde, okulda, dışarıda sürekli hareket halinde olan, mahallenin muhtarı misali herkesin ona uğradığı, dışarıdan takdir toplayan ‘Aaa o çok çalışkandır, her şeyin cevabını o bilir,’ dediğiniz, evin tüm işlerini (temizlik, yemek, para kazanma vb.) üstlenen, kendisine her an, her koşulda ulaşabildiğiniz ve gün sonunda Ahmet, Mehmet, Ayşe bunu halleder diye düşünülen, dışı sizi içi onu yakan kişilik modeli. Örnekler her platformda (iş, ev, aile, arkadaşlar vb.) çoğaltılabilir; fakat verilen örneklerdeki kişiyi tanıyor musunuz? Belki de çok uzakta değildir bu kişi veya kişiler.

Konuyu biraz daha açalım. Dışarıdan bakıldığında bu kişi her şeyi çok kolaylaştırıcı ve iyi görünüyor değil mi? Birçok kişinin de alıştıktan sonra bırakmak istemeyeceği türden..

Madalyonun öteki tarafı yani verici kişiliğinin böyle olmasının temellerine indiğimizde, derin bir onaylanma, kabul görme, sevilme ve ilgi açlığı olduğunu gözlemleriz. Bunun temelleri çok küçük yaşlarda atılmaya başlar. Eğer çocuk, ebeveyninden bu tarz bir davranış modeli gözlemlediyse, o da bunu hayatına uygular. Ebeveynin, çocuğu için çok seversem şımarır gibi bir düşüncesi varsa bunun kısıtlanacağı alan doya doya sevmek, sarılmak ve ilgiyi ondan çekmek olmamalı. Tam aksine çocuk sevgiye doyduğu zaman bunu dışarıdan bekleme eylemine geçmez. Kendimizde ilgi çekme, sevgi, onay bekleme, onay almadan hareket edememe gibi durumların olduğunu düşünüyorsak, kendimizle olan ilişkimizi düzeltmek ve onarmak için adım atma zamanımız gelmiştir. Çünkü bu durum akabinde kaybetme korkusu, kendini kısıtlama, bastırma, kendini ifade edememe, kendine güvenini yitirme, özgür bir birey olamama, mutsuzluk ve başkalarının doğrularıyla yaşama gibi durumlara doğru kişiyi götürecektir.

Verici kişiliğin yaşadığı en büyük içsel karmaşa örneklerine değinecek olursak; eğer dozunu ayarlayamadıysa, maddi-manevi alma kavramına karşı kendini kapama, birilerinin ona yardım etmesine izin vermeme veya yardım isteyememe, sevgi ve ilgi duygularını da almayı reddedip hep vermeye çalıştığı için, ikili ilişkilerde suistimal ve sonuç olarak yalnızlaşmaya doğru götüren bir süreç. Eğer kişi bulunduğu bu durumun farkında değilse, hem yapıp hem de şikayet etme durumları da artar. ‘İşte ben şunu şunu yaptım, karşılığını göremedim, ilgimi-sevgimi veriyorum karşılığı olmuyor. O kadar çalışıyorum, didiniyorum emeğimin karşılığını alamıyorum’ gibi cümleler kurulmaya başlar. İleri aşaması, kimse beni sevmiyor, kimse beni anlamıyor gibi cümlelere evrilir. Kurban psikolojisi dediğimiz kavramda budur. Birileri sürekli bir şeyler yapıyordur, kullanıyordur, hakkını alıyordur vb. Peki bunlar olurken sen neredeydin veya kendi hakkını niye aramadın demezler mi? Bizim kendimize layık görmediğimiz o ilgiyi, sevgiyi, hakkı başkasının bize göstermesini nasıl bekleyebiliriz? Ya da biz kendi emeğimizin farkında değilsek bunu karşı tarafa nasıl aktarabiliriz? Kendi evimize (benliğimize) sahip çıkmazsak, başkasının bize destek olmasını nasıl isteyebiliriz?

Adı üstünde alma-verme dengesi dedik. Kendimize layık gördüğümüz sevgi ve değer dışımıza da yansıyacaktır. Böyle olduğu zaman birilerinin bizi sevmesi ve ilgi göstermesi için özel bir çaba vermeye ihtiyaç duymayız. Sadece sevginin kendisi oluruz..

Birilerinin, toplumun onayını almak ve herkes beni sevsin, onaylasın (bilinçaltımızda) düşüncesi ‘özgün’ halimizi yani kendimizi bulmamızı geciktirir. Yaratım-yaratıcılık gücümüzün yükselmesi için kendimizi özgür hissetmemiz gerekir. Kendiniz olduğunuzda, hayır dediğinizde, istemediğiniz bir şeyleri kabul etmediğinizde, bundan hoşlanmayan kişiler varsa bırakın hoşlanmasınlar ve isterlerse sizi sevmesinler. Sizi kendiniz olduğunuz için sizi seven insanlar her koşulda sevecektir.

Dünya tarihine baktığımızda da kendi olduğu için, kendi bireysel – toplumsal duruşunu koruduğu ve kendi özgünlüğüne sahip çıktığı için çok eleştirilen ve bir o kadar da sevilen kişiler var. Örneğin; Frida Kahlo, Martin Luther King, Fransız Kadın Savaşçı Jeanne d’Arc bu kişiler için ilk aklıma gelen örnekler.

Çok uzaklara gitmemize de gerek yok, kendi ülkemizde de kendi düşüncelerini ve özgür alanını savunduğu için birileri tarafından dışlanan ve aynı zamanda sevilen birçok sanatçı, bilim adamı ve düşünür var.

Bizim amacımız en temelde kendimizle olan ilişkimizi düzeltmek. Kendimize vermediğimiz değeri, ilgiyi başkasına samimi olarak nasıl verebiliriz?

Sonuç olarak; kendimizi her halimizle olduğumuz gibi kabul edip, sevdiğimizde ve onayladığımızda dışarıda yarattığımız onay mekanizmalarına daha az ihtiyaç duyar hale geliriz, kendimize duyduğumuz öz-saygı ve öz-sevgi artmaya başlar, böylece daha mutlu, huzurlu, verimli bir hayat sürmeye başlarız.

Alma-verme dengesini yakalamış biri öncelikle kendi öz değerinin farkında olan kişidir. Verilen sevgiyi, ilgiyi, hediyeyi olması gerektiği boyutta alır ve olması gerektiği boyutta verir. Ne kendi gücenir, ne de kendini gücendirecek bir durumun içine sokar. Kendine ait alanı dışarıdan belirginleştirir ve kimsenin de özgür alanına müdahale etmesine izin vermez. Kendi de kimsenin alanına girmeye çalışmaz. Kendine empati yapabildiği kadar, başkalarına da empati kurar. Kendine yaşam haklarına saygı duyduğu için, başkalarının yaşam haklarına da saygı duyar.

Esra Yılmaz

2009 Yılında Reiki ile 2011'de de İsmail Bülbül hocamla tanıştım. Reiki 3b Öğretmeniyim. Kendimi tanıma evresini yaşarken insanlara faydalı olabilmek amacındayım.

Yorum yap

İnternet üzerinden dijital yayın hayatına ilk olarak 2013 yılında başlamış olan Varoluş Dergisi, kısa bir aradan sonra şimdi yeniden okurları ile birlikte. Değerli yazarlarımız, Spiritüalizm, Reiki, Yoga, Astroloji ve Yaşam alanlarında, siz değerli okurlarımız için yazıyor…

Arşivler