Varoluş Dergisi

THE FOUNTAIN FİLM ANALİZİ 2.BÖLÜM

Filmin adı: The Fountain

Yönetmen: Darren Aronofsky

Senaryo: Darren Aronofsky

Yapım yılı: 2006

Tür: Drama, Gizem, Romantik

İmdb puanı: 7,2*

                    

Adem Havva ve Ölüm

Filmlerin açılış kareleri ve kapanış kareleri çok önemlidir. Karakterin yolculuğu ve değişimi konusunda çok önemli ipuçları taşır. Açılış karesindeki İncil’de yaratılış suresine ait bu ayet şunu söyler.

“Bu nedenle, Tanrı Adem ve Havva’yı Cennet Bahçesinden kovdu ve hayat ağacını korumak için yanan bir kılıç yerleştirdi.” – Genesis 3:24

Peki bununla neyi kastediyor film? İyi filmler içlerinde verdikleri ipuçlarına dair alt metinsel açıklamalar barındırır. Filmin bir bölümünde ispanya kraliçesi Fatih Thomas’a bunu anlatır.

Der ki: Adem ve Havva cennette bir hayat sürerken onlara yasak olan iki ağaçtan bilgi ağacının meyvesini yediler. Tanrı onları cennetinden kovdu ve hayat ağacını onlara yasak edip içine de yanan bir kılıç yerleştirdi.

Ne demek istiyor olabilir bu diyalog? Filmdeki bir diyalogda hayat ağacını bulanın sonsuza kadar yaşayacağından bahsediyor. Bunun bedensel bir yaşam olduğundan bahsedilmiyor.  Bu nokta seyircinin algısına bırakılıyor. Tom’un temel sorunsallarından bir tanesi de ölümün biçimidir. Tom için ölüm nedir? Ya da neyi öldürmelidir Tom? Onun ölümden anladığı sadece bedenin ölmesi mi ? Yoksa içinde öldüremediği yanlarını kurban etmesi mi? Tom’un film boyunca egosunu feda etme çabasını ve  hakikati arama hikayesini  Fatih ve Xibalba hikayesi üzerinden örüyor Aronofsky.

Çünkü o bu iki hikayede yine egosunun peşinden gidip sevdiği kadını sonsuza kadar Havva’sı yapmak için çekiyor tüm çilelerini. O sebepten sürekli çevresiyle bir çatışma içerisinde kalıyor. Tom sonuç odaklı, derin olmayan, manayı henüz göremeyen, zihninde yaşayan ve henüz kendi maneviyatını keşfedememiş bir karakter.  Kişi ne kadar inatçı olursa olsun,  istediğini planlasın, istediği şeyi oldurmaya çalışsın,  hakikatin planı, ilahi plan kendi bildiği gibi işler ve ilahi plana teslim oluruz diyor film.  Tom’un filmde yaşadığı şey tam da budur. Maymun Donovan’ın tümörünü küçültecek ilacı keşfeden Tom’un gücü İzzi’yi yaşatmaya yetmez. İlahi plan kendi bildiği gibi işler. Ne bir nefes eksik ne bir nefes fazla… Ruh yaşam yolculuğunda, bilinçli ya da bilinçsiz olarak kendi hakikatini arar.  Vakti geldiğinde hakikat kendiliğinden  beliriverir  onun en göz kamaştırıcı özelliği budur.

Bir İncil hikayesiyle açılan film, yaşam ağacı konusunda bir maya yaratılış hikayesiyle desteklenmektedir. Cennetten kovulan ama ona yasak olan yaşam ağacını cennette bırakan insan, bir maya tapınağındaki kapıdaki elçiyi aşıp hayat ağacına ulaşmaya çalışır.  İnsanın kovulduğu yere dönmek için çabalaması aradığının orada olması da şüphesiz hayranlık verici bir alegori.

Xibalba filmde uzayda bir yolculuk gibi sunuluyor. Ölmüş bir yıldızın içindeki canlanan hayat ağacının sıvısıyla şifalanmak,  yeniden doğuş  ve  ölümsüzlüğü keşfetmek olarak sunulan maya varoluş hikayesi filmin ikinci hikayesidir.  Xibalba yolculuğu tüm bunlar olurken Tom’un iç dünyasının sinemasal dışavurumudur. Soyut olanın çok anlamlı ve zor bir anlatımla sinemasal somutlaştırılmasıdır. Sinemada bazen küçümseyerek söylediğimiz  “ klişe” denen bir tabir vardır. O klişe anlarda seyirci az sonra ne olacağını  hemen anlar. Görsel işitsel bir sanat olan sinemada özellikle soyut kavramları herkesin anlayacağı  bir anlamda görünür kılmak kolay bir şey değildir. Klişeler her ne kadar zaman zaman değersiz ve alay konusu olarak görünse de, klişelerin arkasında seyircide aynı algıyı oluşturmak için binlerce kez denenmiş bir emek olduğunu hatırlatmak isterim.  Xibalba yolculuğu klişenin ötesinde yeni bir anlatımdır. Bu sebepten kolay anlaşılamayabilir.  Xibalba yolculuğu Tom’un kendi yenemediği yanlarıyla mücadelesini ve kendi aydınlanmasını yaşamasını sağlayan idrak yolculuğu olarak da okunabilir.  Tom koca kainatta kendi alem zerresinin içinde ölümsüzlük ağacının peşinde kifayetsiz bir manevi yolcu olarak resmedilmiş. İçindeki kaynağa yaptığı bu yolculuk filmin adını da pekiştiriyor.  Başlangıçta Tom,  İzzi ölmeden ağaca ulaşmak için hırslıdır bir an önce ağaca varmak ister.  İzzi öldükten sonra ise  filmin sonlarına doğru ölümü kabul eder ve  gözyaşları içinde İzzi’ye  “ korkmuyorum ve bitireceğim”  der.  Dolayısıyla   onu hayat ağacına götürecek,  ruhunu sonsuzluğa kavuşturacak hakikate uyanır. Fakat bu kadarla bitmez. Filmin başında tapınağın koruyucusu önemli bir ipucu verir. Der ki: “ilk peder kendini hayat ağacı için kurban etti. Tapınağa girersen aynı kaderi yaşarsın” . Dolayısıyla Tom’un ödeyeceği son bir bedel daha vardır.

İzzi’nin cenaze sahnesinden bir süre sonra yaşadığı zor günler sonucunda ayrılık Tom’a ağır gelir ve değişimi başlar. Tom onun mezarına bir ağaç tohumu gömer. Bu aslında bir kabullenişin ve son görevi yerine getireceğinin bir işaretidir. Bundan  sonraki  çeşitli sahnelerde “bitireceğim ve artık korkmuyorum” der.

Filmde Tom Guatemala’daki  tapınağa ve Xibalba’daki hayat ağacının peşine gittiğinde vardığı filmsel mekan aynıdır. Kapıdaki görevli kibirden gözü dönmüş Fatih Thomas’a ; “ ilk peder kendini hayat ağacı için kurban etti. Tapınağa girersen aynı kaderi yaşarsın” der ve onu yaralar.  Peşinden “ölüm huzura giden yoldur” der ve ateşli kılıcını sallar.  Tom bedenine ölümcül bir yara alınca, aslında savaşçı yönüne de bir ölümcül yara almıştır.  Elinden hançeri düşer. Tapınağın koruyucu karşısında savunmasız kalır ve bu minik bir teslimiyet anıdır. Bu sayede  koruyucuya farklı bir tezahür ile görünür olur. Bu bir anlık bir değişimdir.  Ağacın koruyucusu tezahürü görüp  “ilk peder,  siz miydiniz?” diyerek önünde diz çöker.  Thomas yine savaşçı görünümüyle ağaca ulaşmasının önündeki sondan bir önceki kurbanının da canını alıp ağaca yaklaşır.  Hayat ağacının yanına yürüdüğünde dikkat ederseniz zırhını çıkarmıştır beyaz bir gömlek vardır üzerinde.  O artık bir savaşçı değildir. Teslimiyeti sonunda öğrenmiştir.

Filmde insan cennete geri dönüşünde bir kurban verir.  Peki hayat ağacına yaklaşırken bir kurban veren Tom ölümsüzlüğü tatmak için kendinde neyi kurban edecek? Dikkat ettiğimizde, ağacın yanına ilk geldiğinde  Tom’un  yeteri kadar aydınlanmadığını ve nefsini öldüremediğini anlıyoruz.  Thomas  ağacın yanına geldiğinde yarasına bir damla reçine sürüp anında yaranın kapandığını görür. İnsan bu durur mu? Hem de ölümsüzlük ağacının yanında…  Bir damlanın kendini iyileştirdiğini görüp yetinmeyen Thomas ağacın reçinesini kana kana içer. Yine nefsine yenilir fakat bu sefer o nefis onun sonunu getirir  ya da başka bir tabirle egosunu aşmasını sonsuz ve ölümsüz olmasını sağlar. Nefsin öldüğü yerde Bir-lik belirir. Thomas çok kısa bir süre içinde toprak ve doğayla hemhal olur.  Bir çiçeğe dönüşüp toprağa karışır. Beden kabuktur ve toprağa aittir. Ruh ise sonsuzdur.  Ölüm bir yok oluş değil yeniden bir varoluştur diyor film.  Bir ağaca, bir tohuma, bir böceğe, suya hiç kaybolmamacasına  karışmaktır diyor. Yaşam sonsuzluğun ta kendisini barındıran izler taşır kendinde. İhtiyacımız olan tek şey buna uyanmak, bunu  gören ve hisseden bir kalbe sahip olmaktır. Dünyanın en güzel hikayesi budur.

Filmin son karesine geldiğimizde Tom  İzzi’nin ensesini öper. Bitirdim ve her şey yolunda der. Bir savaşçı belki de son zaferini kazanıp egosunu kurban edip emekli olmuştur. Egosundan sıyrılıp öyle bir karışmıştır ki hayata, son planda  onları( İzzi ve Tom’u)  sima olarak görmeyiz. Bedenlerini bile net görmeyiz herkese ait olabilecek bir ense planıyla kimin kim olduğunun anlaşılmadığı bir son kareyle biter film. Bu anlamda bu plan manevi uyanışa, Tom’un kendini hiçleştirmesine savaşçı kimliğinden sıyrılıp teslimiyeti seçmesine çok uygun bir sinemasal anlatımdır. Birbirini seven iki ruh sonsuza kadar kavuşmuştur. Hikaye tasarımı 6 yılın üzerinde süren The Fountain filmi Aronofsky’nin filmografisindeki en özel filmlerden biridir. Yer yüzünün ilk hikaye anlatıcısından başlayarak gelmiş göçmüş tüm hikaye anlatıcılarına, özelinde de bu manevi çok yönlü uyanış hikayesini; düşünen, yazan ve çeken Darren Aronofsky’e teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Hikayeler ve hikaye anlatıcıları iyi ki var.

Alıntı ve Kaynakça;

https://www.imdb.com/title/tt0414993/

 

Kader Bayraktar

Kader Bayraktar

Kader Bayraktar 1978 yılında doğdu. 1998 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema- Tv bölümüne girdi. Üniversiteye girdiği yıldan itibaren Türk film sektörünün akılda kalan dizi ve film projelerinde çalışmaya başladı. Öğrenciliği ve sektörün profesyonelliğini aynı zamanda deneyimledi. Çocukluğundan itibaren içinde taşıdığı; sinemaya, yazmaya ve hikaye anlatmaya olan tutkusunu mesleki tecrübesiyle perçinledi. 1998 yılında başlayan, asistanlıktan yönetmenliğe kadar gelen kariyerinde yüzlerce bölüm dizi projesinde yer aldı. 2013 yılından itibaren mesleki tecrübesi ve donanımıyla senaryo danışmanlığı yapmaya başlayarak kendine yeni bir uzmanlık alanı yarattı. Yönetmen ve senaryo danışmanı olarak profesyonel yaşamına devam ederken yüzlerce film analizi yapmaya başladı. Tüm bu çalışmalar; hikaye tasarımı, dramatik yapı, arketipler ve türlerin yapıları üzerinde daha da derinleşmesini sağladı. Davet edildiği film festivallerinde hikaye tasarımı atölyeleri verdi. 30’larını aşan birçok insanın kendine sorduğu soruları o da sordu. Ne yapıyorum? Neden buradayım? Ve Aslında ne yapmak istiyorum? sorularına filmsel cevaplar aradı ve kendi projelerini tasarlamaya başladı. Reiki Master ve Yoga Eğitmeni de olan, kitap haline gelme aşamasında hikaye tasarımları olan Yönetmen ve Senaryo danışmanı Kader Bayraktar, filmler üzerinden derin analizler yaptığı ve katılımcılara çoklu bakış açıları kazandırmayı hedefleyen “Spiritüel Filmler Atölyesi” adında atölyeler de planlamaktadır.

Yorum yap

İnternet üzerinden dijital yayın hayatına ilk olarak 2013 yılında başlamış olan Varoluş Dergisi, kısa bir aradan sonra şimdi yeniden okurları ile birlikte. Değerli yazarlarımız, Spiritüalizm, Reiki, Yoga, Astroloji ve Yaşam alanlarında, siz değerli okurlarımız için yazıyor…

Arşivler