Varoluş Dergisi

MÜGE’NİN BİLİNÇALTI

Müge bir yaşına giriyor. Annesi İlknur Hanım doğum günü partisine hazırlanıyor. Keyifle evi süslüyor. Evin her köşesine pembe balonlar, pembe doğum günü süsleri asıyor. Kurabiyeler, kekler, börekler mis gibi. Her şeye çok özeniyor. Ortama çok hafif hanımeli aromalı bir oda kokusu hakim. Arka fonda Barış Manço çalıyor. Akşam parti vaktinde, arada kaynamasın diye annesi Müge’ye yemeğini yediriyor. Tam muzunu yedirirken baba Arif Bey içeriye geliyor.

İki hafta sonra kurban bayramı. Arif Bey doğum günü hazırlıklarının genel değerlendirmesini yaptıktan sonra, bu bayram da kendi ailesinin yanına, Ordu’ya gitmek istediğinin konusunu açıyor. İlknur Hanımsa geçen bayram gittiklerini, bu bayram kendi ailesinin yanına gitmeleri gerektiğini söylüyor. Ama Arif Bey diretiyor, İlknur Hanım da kararlı. Gelirdin gelmezdin münakaşası bir anda çatışmaya dönüşüyor. En sonunda İlknur Hanım “hayıııırrrr” diye çığlık atıyor. Müge ise ani ses karşısında donup kalıyor. İlknur Hanım’ın itirazı, bağırma sesi, Müge’nin ağlaması Arif Bey’i birden çileden çıkarıyor, sinirlerine hakim olamıyor ve bir anda kendisini karısının boğazına sarılmış halde buluyor. İlknur Hanım çığlık çığlığa, tabii Müge de.

Sonra ne yaptıklarının farkına varan çift birden sakinleşiyor. Arif Bey Müge’yi kucağına alıp, dışarı hava almaya çıkıyor.

Gel zaman git zaman Müge büyüyüp, kocaman kız oluyor. Zamanla, doğum günü olayını da herkes unutuyor. Müge’nin bilinçaltı hariç tabii. Doğum günündeki bebek Müge, tüm bebekler gibi dikkatli bir gözlemci ve gördüklerini hafızaya alıcı olduğundan, doğum gününü de saniyesi saniyesine kaydediyor, hem de kokular ve seslerle birlikte. Zamanı geldiğinde hatırlanmak üzere…

Bu arada annesi ve babası Müge ile çok iyi ilgilenip, onu okutup, meslek sahibi yapıyorlar. Hemşire olmayı tercih eden Müge koluna altın bileziği takınca, ailesine evlenmek istediğini açıklıyor ve ailesinin de onayı ile Müge sevdiği Erhan ile evleniyor.

Müge’nin aile ortamında ve sosyal ortamlarda genel olarak mutlu bir hayatı var, ama kendisi kişilik yönünden biraz pasif. Çok haklı bile olsa hakkını yediren cinsten. Bir türlü hayır diyemiyor. Hem evde, hem işte…

İşini çok sevmesine rağmen, işe gittiğinde hep içini bir korku kaplıyor, ölüm korkusu gibi. Boğazı düğümleniyor sanki. İlk başta mesleği gereği böyle hissettiğini düşünen Müge bu korku hissinin uzun süredir var olmasından dolayı, bu durumdan rahatsız olmaya başlıyor. İşe başlayalı 5 sene olmuş sonuçta.

Tiroid problemi için muayene olmaya gittiği bir gün, muayene sonrası yolda psikiyatrist Ahmet Bey ile karşılaşıyor ve durumunu anlatıyor. Ahmet Bey, Müge’ye hipnoz yapmayı teklif ediyor. Hipnozu filmlerdeki gibi saat sallayıp, transa girilen bir şey sanan Müge kendimi kaybederim, kendime gelemem korkusuyla Ahmet Bey’in teklifini reddediyor. Az çok araştırınca da hipnozun geçmişteki bir anı\anları hatırlamaktan çok da farklı bir şey olmadığını anlıyor ve kendi kendine, kendini çözmeye karar veriyor.

Akşamları eve geliyor, yatağına uzanıyor. Düşünceler dikkatini dağıtmasın diye, zihnini oyalayacak bir müzik açıyor ve o korku diye isimlendirdiği hisse odaklanıyor, o hissi gözlemliyor, sadece izliyor. Hiçbir şey yapmadan, konuşmadan, sessizce…

Dikkatini zihne vermeyince, zihin yerini bilince bırakıyor. Müge devam ediyor, izliyor sadece kendi içini, hatta izlemiyor öylece duruyor. Sonra içinde yavaş yavaş bir şeyler olduğunu hissediyor ve birden bebekliğindeki o kavga anını hatırlıyor. Hem de üç boyutlu. Odadaki kokudan tutun da yediği muzun tadına kadar.

Sonra farkındalıklar bir bir geliyor.

Hatırlıyor Müge. Annesi ile babasının tartıştığı o anı… Her yer pembe süslerle dolu, Barış Manço çalıyor, kendisi muz yiyor. Sonra birden içinde o his beliriyor. Dikkatle o hissin çıkışını gözlemliyor. Pembeden geliyor. Her gün giyindiği hemşire üniformasının rengi olan pembeden. Ama neden? Bekliyor, gözlemlemeye devam ediyor. Her gün giyindiği bu rengin, bebekliğindeki o tartışma anındaki korku hissini çağrıştırdığını fark ediyor. İnanamıyor, pembeyle korku hissini özdeşleştirmiş. Aa, Müge muzu da sevmez hiç, Barış Manço’yu da. Ne tesadüf :)))

Gözlemledikçe kendini farkındalıklar arka arkaya gelmeye başlıyor. Pasif kişiliğinin arkasından yine o kavga günü çıkıyor. Annesi “hayır” diye itiraz edince, babasının annesinin boğazına yapıştığına şahit olan bebek Müge, hayır denilip, bir şeylere itiraz edince zarar görüleceğini kodlamış bilinçaltına ve çok korkmuş. Bu yüzdendir ki, haklı dahi olsa hiç itiraz edememesinin, hayır diyememesinin altından, “annem gibi ben de zarar görürüm” korkusu çıkıyor. Bu korkudan dolayı olaylar ve insanlar karşısında sesini çıkaramayan Müge’nin boğaz çakrasının işleyişinin bozulması da kendini tiroid problemi olarak gösteriyor

Bu kendini gözlemleme işini çok seven, böylece yıllarca içinde neleri biriktirdiğini, hayatta neyi neden yaptığını anlamaya başlıyor. Anlayışı, farkındalıkları arttıkça, onu sınırlayan duyguları da Müge’den uzaklaşıyor. Duygularını serbest bıraktıkça, zihni özgürleşiyor ve Müge’de değişim başlıyor. Müge artık kolayca kendini ifade edebiliyor, yeri gelince evet yeri gelince hayır diyebiliyor. Konuşacaklarını engellemediğinden, boğaz çakrasındaki direnç, yerini enerjinin akışına bırakıyor ve bu akış Müge’nin sağlığına yansıyor. Tiroid nodülleri küçülmeye başlıyor. Bu duruma şaşıran doktoru şaşkınlığını gizleyemiyor ve soruyor. Ne yaptın sen Müge?

Müge cevaplıyor:

“İzledim, dinledim, sustum, konuştum, en önemlisi fark ettim!”

Bilinçaltı çok ama çok önemlidir. İşleyişi Müge örneğindeki gibidir. Bir kavrama ne anlam yüklenir, hangi his ile özdeşleştirilirse, bilinçaltına o şekilde kaydedilir. Hayat boyu o kavram, bilinç tarafından algılanmasa da bilinçaltı tarafından algılanır ve kaydedilme şeklindeki hissi kişiye verir.

Bilinçaltı bilince dönüşmedikçe, örnekteki gibi hatırlanıp, o duygudan özgürleşilmedikçe, bu olay sürekli devam eder.  

Bilincimizden ziyade bizi yöneten bilinçaltımızdır ve nasıl şekillendiği, nelere, kimlere ne anlamlar yüklendiği çok önemlidir. Ve en güzel fark etmeyle temizlenir. Çünkü fark eden kişinin kendisidir, gerçektir. Gerçek varken, sahteler anlamını yitirir.

Emine Nalçacı Maviş

4.10.1984 Ankara doğumlu. Lisans/Yüksek Lisans dahil tüm eğitimlerini Ankara'da aldı. Çocuk diş hekimi oldu. Ankara, Sinop, Düzce’de çalıştı. Evlendi. İstanbul’a geldi. Bilincine ışık yakarak, hayata bakışını, böylece hayatını değiştiren Reiki Hocası İsmail Bülbül ile tanıştı. Reiki 3b öğretmeni oldu. Reiki’yi bilime katmalıyım isteği ile Yeditepe Üniversitesi Fizyoloji bölümünde doktoraya başladı. Böylece bir kez daha insanın mükemmel yaratıldığına şahit oldu. Reiki Okulu’nda öğrendiği öğretilerin soyutluğunun doktora bilgilerinin somutluğu ile desteklendiğini görünce yürüdüğü yolun doğruluğundan emin oldu. Düşüp kalkmalarından sonra o yolda koştuğunu hissediyor. Dönüp duruyor bakalım. Allah sonunu hayır etsin. Bu arada bir kızı, bir oğlu oldu. Onlar ve yaşadığı hayat sayesinde sevgiyi, sabrı, merhameti ve tüm güzellikleri hayatına katmaya çalışıyor.

1 yorum

İnternet üzerinden dijital yayın hayatına ilk olarak 2013 yılında başlamış olan Varoluş Dergisi, kısa bir aradan sonra şimdi yeniden okurları ile birlikte. Değerli yazarlarımız, Spiritüalizm, Reiki, Yoga, Astroloji ve Yaşam alanlarında, siz değerli okurlarımız için yazıyor…

Arşivler