Varoluş Dergisi

MERKEZDE KAL

Okullar kapandı. Bir eğitim öğretim yılı da sona erdi. Öncelikle bu eğitim öğretim yılını tamamlayan tüm çocukları, sonra da velileri tebrik etmek istiyorum.

Biz de, çoğu aile gibi okulların kapanmasını fırsat bildik ve kendimizi okullar açıkken fırsat bulamadığımız etkinliklere verdik. Kızımla İstanbul’da Emaar Alışveriş Merkezi’nin üst katında “Robotlar Şehri” isimli bir müzeye gittik.

Müzede isminden de anlaşılacağı gibi birçok robot modeli sergileniyor ve sergilenmekle kalmıyor teknik performans gösteriyor. İçlerinde eğitim veren, barmenlik ve garsonluk yapan, hava tahminlerinde bulunan, yemek tarifi veren ve çocuklarla arkadaş olup oyun oynayan birçok robot olduğunu gördük. Gerçekten hepsi birbirinden güzel ve şaşırtıcıydı.

Benim içinse içlerinde en ilgi çekici olan ünlü fizikçi Albert Einstein’ın robotuydu. Ama bu robotu benim için önemli kılan, robotun insana en çok benzeyen robot olması değil, robotun tasarımında kullanılan kameranın yeri ve robotu tanıtan görevlinin şu cümlesiydi.

“Robotun birçok yerinde sensör var ve kalp hizasına konulan kamerası sayesinde tamamınızı (karşısında duran bizleri kastederek) algılıyor ve sizinle konuşuyor.”

Robot tam da dediği gibi karşısındaki bizleri tam olarak algılamıştı ve önünde duran ona bağlı ekranına hepimizi tam olarak yansıtmıştı.

Çok sıradan bir cümle aslında değil mi? Ama o basit cümle benim yıllarca kafamı kurcalayan bir soruma ışık yakmıştı. Kalp niye vücudun O’rasında? Neden daha yukarıda veya daha aşağısında değil de, neden tam da olduğu yerde?

Mistik ilimlerde kalbe hep merkez denilir, ruhun merkezi… Her ne olursa olsun, dış dünyada hangi olay yaşanırsa yaşansın, hangi duygu hissedilirse hissedilsin insanın kalbinden ayrılmaması söylenir ve sürekli bunun pratiği yaptırılır. İnsanın kendini bilmesi amacıyla, öğretilerle dengede kalmak, kendinde kalmak öğretilir.

Ben de 2015 yılından beri bu tarz bir eğitimin (Sufizm-Reiki) içindeyim. Bu terimleri ilk kez 2015 Aralık ayında Reiki İnisiyasyonu için gittiğim Reiki Okulu’nda, okulun kurucusu olan Canım Hocam İsmail Bülbül’den duydum. O yıllara kadar ben, zihin, kalp, fark etmek, bütün olmak, bütün görmek gibi kavramlardan bihaberdim.

Kendi dertlerimle boğuştuğum o senelerde, ilk seansta İsmail Hocam bana, psikoterapilerdeki tipik süslü cümlelerden farklı olarak, “Her şey sensin, sen yaratıcısın. İçindeki o yaratıcıyı bul, zihnini fark et, sakin ol, rahat ol, gönlünü boşalt” tarzı öğretilerde bulunmuştu. İsteklerimi, duygularımı bastırdığım o yıllarda “İste, ama kalbinde olmasın, orası boş olsun” tarzı cümleler kurmuştu. Bir keresinde de “Ağaca bütün bak” demişti.

Şifa bulmak için kapı kapı dolaştığım o yıllarda itiraf edeyim bu cümleler bana çok değişik gelmişti. Ben “Şundan bundan korkuyorum, panik oluyorum” şikayeti ile gidiyordum, hocam bana “ağaca bütün bak, içine dön, gönlünü boşalt, ne alemler var orada” diyordu.

Hiçbir şey anlamıyordum desem yalan olmaz inanın. Anlama gibi bir isteğim de yoktu zaten. “içim neresi, yaratıcı kim, kalp ne zihin ne” gibi sorular benim için pek de önemli değildi, önemli olan dertlerimden, korkularımdan, vesveselerimden bir an evvel kurtulmaktı.

Gelin görün ki Reiki’ye uyumlandım, karma ve bilinçaltı terapilerine katıldım, sanki sihirli değnek değdi bana. Çarptı desem daha doğru olur aslında. Çünkü ben Reiki sonrası arınma zamanlarını biraz sert geçirdim. Çünkü Reiki 1,2 ve 3a yı daha önce almıştım ama tam olmamıştı. Bu yüzden toplu bir arınma yaşadım. Neyse uzatmadan söyleyebilirim ki, Reiki sonrası, daha doğrusu İsmail Bülbül’ün Reiki uyumlaması sonrası ben de yavaş yavaş anlamsızlar anlamlanmaya, anlamlılar anlamsızlaşmaya başladı. (Hala da hayat her gün daha da anlamlanıyor.)

Zihin ne, Allah ne, Allah razı olsun ne, ben kimim, içine dön ne, iç ne, dış ne gibi soruların cevapları doğmaya başladı gönlüme.

Ama neresiydi bu gönül neden önemliydi bu kalp hala tam anlayamamıştım.

Taa ki Einstein’ın robotuyla karşılaşana kadar. O robot içime bir ışık yaktı ve zihnimde anlamlı cevaplar belirmeye başladı. Bununla yetinmeyen zihnim, başka soruların cevapları ne zaman gelecek diye dertlenirken, Tapduk Emre’nin dizeleri geldi aklıma.

“Uyanma vakti geldiyse bir uyandıran olur elbet! Kimine Hızır, kimine uçan kuş, kimine biten ot… Kimine açan çiçek, kimine akan su, kimine dilsiz taş..”

Çiçek de değil, taş da değil Einstein’ın kalbindeki kameraydı bana cevap veren.

Umarım esas uyanma vakti gelir de tüm sorular cevaplanır daha doğrusu tüm sorular sıfırlanır. Umarım hepimizin kalbindeki kameranın ışığı da tez zamanda yanar.

Hepimiz O bütünü görür, O bütüne şahit oluruz.

Sevgiyle kalın, kalbinizden ayrılmayın…

Emine NALÇACI MAVİŞ

Emine Nalçacı Maviş

4.10.1984 Ankara doğumlu. Lisans/Yüksek Lisans dahil tüm eğitimlerini Ankara'da aldı. Çocuk diş hekimi oldu. Ankara, Sinop, Düzce’de çalıştı. Evlendi. İstanbul’a geldi. Bilincine ışık yakarak, hayata bakışını, böylece hayatını değiştiren Reiki Hocası İsmail Bülbül ile tanıştı. Reiki 3b öğretmeni oldu. Reiki’yi bilime katmalıyım isteği ile Yeditepe Üniversitesi Fizyoloji bölümünde doktoraya başladı. Böylece bir kez daha insanın mükemmel yaratıldığına şahit oldu. Reiki Okulu’nda öğrendiği öğretilerin soyutluğunun doktora bilgilerinin somutluğu ile desteklendiğini görünce yürüdüğü yolun doğruluğundan emin oldu. Düşüp kalkmalarından sonra o yolda koştuğunu hissediyor. Dönüp duruyor bakalım. Allah sonunu hayır etsin. Bu arada bir kızı, bir oğlu oldu. Onlar ve yaşadığı hayat sayesinde sevgiyi, sabrı, merhameti ve tüm güzellikleri hayatına katmaya çalışıyor.

Yorum yap

İnternet üzerinden dijital yayın hayatına ilk olarak 2013 yılında başlamış olan Varoluş Dergisi, kısa bir aradan sonra şimdi yeniden okurları ile birlikte. Değerli yazarlarımız, Spiritüalizm, Reiki, Yoga, Astroloji ve Yaşam alanlarında, siz değerli okurlarımız için yazıyor…

Arşivler