Varoluş Dergisi

GURBET KUŞU

Sabah ezanları odaya dolup, yavaş yavaş ruhunun derinliklerine ulaşıp, aydınlatıyordu. Bütün hücrelerine yayılan bu ilahi tınıdan alıyordu gün içinde ihtiyaç duyduğu dayanma gücünü ve sabrı. Yatağın içinde doğrulup elleri havada dua ederek dinledi gönlünün şifası mukaddes sesi. Titreyen, yaşlı, nasır tutmuş ellerini yüzüne götürüp, kuru dudakların arasından düşen «amin, sen büyüksün Allah’ım» kelimeleri ciğerlerinin derinliklerinden gelen nefesine karıştı.

Beyaz tülbendinden yüzüne dökülen bembeyaz saçlarını itinayla içine soktu. O tellerin her birinde ayrı bir yaşanmışlık asılıydı. Kiminin ucundan acı damlardı alnına, adı alın yazısı olurdu.

Ağrıyan dizlerini tutarak kalktı yataktan. Sadece ağırlaşmış vücudunu değil, yılların yükünü, yaşadığı büyük acının ağırlığını da taşımakta zorlanarak lavaboya gitti. Önce elindeki yalnızlığını bıraktı akan suya. «Cennette yavrularımı koklamayı nasip et ya Rabbim!» dedi avucuna doldurduğu suyu burnuna götürürken. Sustuklarını, söylemek isteyip söyleyemediklerini, içine attıklarını, isyanını, tükürürcesine verdi suyu ağzına. Her çizgisinin derinliklerine yerleşmiş hüzünden kurtulmak ister gibi hoyratça yüzünü, beyninin içine kadar ulaşan uğultuyu yok etme umuduyla kulaklarını yıkadı. Tanrının huzurundan başka gitmek istediği bir yer olmayan, yorgun ayaklarını kaldırma gücü olmadığı için mesh etti.

Yatsı namazından sonra  katlayıp koltuğun üzerine koyduğu seccadesini itinayla serip, yaradanın karşısında ayakta duramamanın mahçupluğu ile usulca oturdu üzerine. Huşu içinde ibadetini tamamlayıp ellerini rabbine açtı, O`na sığındı, O`ndan gelen acıya dayanmak için yine O`ndan yardım ve sabır diledi.

Gözünden süzülen iki damla yaşa, avuçlarında biriken duayı sürdü.

Yavaşça kalkıp, seccadesini topladı, tesbihini alıp cam kenarındaki berjere oturdu. Cam kenarında dizili menekşelerine baktı. Kurumuş bir iki yaprağı koparıp saksının dibine bıraktı. Herkesin hayran olduğu menekşeleri küsmüştü kendisine. Çünkü onlarla konuşmayı da bırakmıştı. Kendini bu dört duvar içine izole etmiş, dünyaya kapatmıştı kaplarını.

Dışarıda ise hayat çoktan başlamıştı. Yan sokakta oturan rahmetli kocasının asker arkadaşı, Hacı Hasan efendi namazdan dönen birkaç arkadaşıyla yavaş adımlarla, sohbet ederek evine gidiyordu. Kocasının 28 yıl önce öldüğünü düşününce içi sızladı. Çok erken gitmişti. Çocukları büyütüp, düzenlerini kurmuşlar ve hayatın onlar için yeniden başladığını düşündüğü zamanda yapayalnız kalmıştı. Çocukları hep yanındaydı aslında, ama yola can yoldaşı olmadan devam etmek  zordu yine de..

Aşağıdaki bakkalın çırağı, sıcak ekmekleri, ekmek dolabına yerleştirmiş, gazete standını yola doğru çıkartmıştı. İşçi kızlar gruplar halinde kendilerini alacak servis otobüslerini bekliyorlar, belediye arabası çöpleri topluyordu.

Tesbih boncuklarının birini bırakıp birini alıyordu parmak aralarına. Gözlerini yine bir noktaya dikmiş, uzaklara dalıp gitmişti. Kim bilir yine hangi düşte, hangi anıda, hangi özlediği ile buluşmuştu.

Şafak sökmüş, oda aydınlanmıştı. Mutfağa  gitti. Yılların vermiş olduğu alışkanlıkla ocağın üzerinde duran çaydanlığa su doldurup altını açtı. Soğuk duvarlara sinen bir yalnızlık türküsü vardı sanki. Oysa yıllarca çocuk sesleri, neşeli sohbetler, kahkahalar yankılanmıştı bu duvarlarda.

Mutfak  dolabında asılı,  ön dişleri düşmüş, sıcacık gülümsemesiyle adeta  insanın içini  ısıtan, resim olmaktan çıkıp, boynuna sarılacakmış hissi veren torununun yüzünde dolaştırdı ellerini. Göz çukurlarına biriken yaşları beyaz tülbendinin ucuyla sildi.

7 torunu olmasına rağmen onun yeri bambaşkaydı. Çünkü o  gurbet kuşunun yavrusuydu. Kızı,  yıllar önce kendi yuvasını kurmak için yuvadan uçmuş ve uzak bir diyara bilmediği bir ülkeye  gitmişti ama her yaz gelirdi. O gelmeden evde bir bayram havası eserdi. Kızlarını, gelinlerini toplayıp birkaç gün önceden baklavalar, su börekleri açardı. Sarmalar sarılır, en sevdiği yemekler yapılırdı.  Genelde akşam uçağı ile gelirdi ve gece yarısını geçerdi eve gelmesi. Geniş ailenin bir kısmı balkonda,  bir kısmı evin önündeki otobüs durağında beklerdi. Havaalanından almaya giden araç göründüğünde balkondakiler de aşağı iner, kavuşmanın sevinci sokağa taşardı. Henüz park etmesi beklenmeden açılırdı aracın kapıları. Bu geleneksel karşılama çok mutlu ederdi uzun yollardan gelen yorgun yolcuyu. Ne yorgunluk kalırdı ne uyku. Sabah ezanlarına kadar devam ederdi sohbet.

Hiç büyümeyen küçük nazlı kızıydı o. Sanki baba evinden çıkıp gittiği yaşta kalmış, hiç büyümemişti onun için. Geldiğinde göğsünde uyutur, dizine yatırıp saçlarını okşardı. Bir kanadı kırık gibiydi gurbet kuşunun. Ne zaman sorsa, ‘İyiyim’ derdi. Arada dalıp gitmeleri olmasa inanırdı iyi olduğuna. Yine de gözü görmez, gönlü katlanırdı işte.

Beklerken geçmek bilmeyen zaman, insafsız bir hızda, su gibi akıp giderdi o yanındayken. Sayılı günler azaldıkça içine çöreklenirdi hüzün. Kucağında bebeğiyle gelmeye başladıktan sonra dahada dayanılmaz olmuştu ayrılık. Artık özlemi de, özlediği de ikiye katlanmıştı. Torununu her gördüğünde büyüyordu. Doğumunda, ilk gülüşünde, ilk adımında yanında olamasa da bütün bir sene yüreğinde biriktirdiği sevgiyi günlere sığdırmaya, hasreti gidermeye çalışırdı. Her ayrılıkta yüreğinden kopup gelen, kelime boğazında düğümlenip kalırdı, «gitme» diyemezdi. O bir anneydi, yeter ki evladı mutlu olsun, o razıydı yıllarca beklemeye. Kızı da kendi evladı için gitmeliydi.

Ne o gitme diyebilirdi, ne kızı kalabilirdi. Giderdi ama yastığında kokusu, çamaşır ipinde kıyafetleri, yatağın altında oyuncak ayıcık, mutfakta emzik kalırdı. Mutlaka unutulan bir şeyler ve kısacık zamana sıkıştırılmış unutulmayan anılar kalırdı geride.

Ev ıssızlaşır, sesinin sindiği duvarlar üzerine yıkılırdı adeta. Gidene mi zordu kalana mı? Güzel bir rüya görmüş, ve zamansız uyanmış gibi olurdu. Gözlerini kapatıp kaldığı yerden devam etmek isteyeceği, bir başka yaza kalan bir rüya.

Ama son gelişinde yazı beklememişti. Soğuk bir kış günüydü. Yine bembeyaz karla kaplıydı her yer. Yine hazırlıklar yapılmış, bu defa yemekler kazanlarda pişmiş, baklavaları komşular getirmişti.  Daha kalabalık bir karşılama bekliyordu onu. Soğuğa rağmen yine bir kısmı balkonda bir kısmı otobüs durağındaydı. Evin önüne yanaşan araç görününce telaşlı bir hareketlenme olmuştu. Arka kapı açıldı, mühürlü iki tabut indirildi gözyaşları ve feryatlar arasında.

Otoyolda, sarhoş bir sürücünün kullandığı araçla çarpışmışlardı. Kızı olay yerinde, torunu kaldırıldığı hastanede ölmüştü.

Gurbet kuşunun tek başına çıktığı,  hasret dolu gurbet yolculuğu, üstünde bin bir hayalle gittiği uçağın altında, kızıyla birlikte baba evine dönerek son bulmuştu.

Şerife Eren Ünal

Şerife Eren Ünal

2 Aralık 1976 yılında Karaman'da doğdum. Anadolu Üniversitesi, İşletme fakültesinde ön lisans yaptım.18 yıldır İsviçre’nin Zürih şehrinde yaşıyorum. İki kızım var. Özel bir bankada Backoffice calışanıyım. Aynı zamanda Güzellik uzmanlığı eğitimi alıyorum. Değerli hocam İsmail Bülbül hocamdan aldığım Reiki 3B Master aşaması ile farkındalıklarımı keşfediyorum...

Yorum yap

İnternet üzerinden dijital yayın hayatına ilk olarak 2013 yılında başlamış olan Varoluş Dergisi, kısa bir aradan sonra şimdi yeniden okurları ile birlikte. Değerli yazarlarımız, Spiritüalizm, Reiki, Yoga, Astroloji ve Yaşam alanlarında, siz değerli okurlarımız için yazıyor…

Arşivler