Varoluş Dergisi
MİDEDE TAŞ

MİDEDE TAŞ

Uzun zamandır midesinin tam orta yerinde bir taş oturuyordu sanki, gitmediği doktor, kullanmadığı ilaç, yaptırmadığı tedavi kalmamıştı. Ara ara geçiyor, hafifliyor ama hep orada tam ortada duruyordu. Ara ara yukarı, boğaza doğru, yayılıyordu bu his. Bazen de sanki birisi alacaklı gibi boğazına çöküyor, böğrü kilitleniyordu. Bir kaya vardı içinde ama doktorlar bir şey yok demişti. Geçenlerde boğazı şişti, tam yemek borusunun girişinde iltihap oluştu. Tabii tekrar doktor tekrar ilaç vs…

Allah eksik etmesin diyor ama hiç de sevmiyordu doktora gitmeyi. Pek inanmıyordu çünkü yapılan tedavilere, belki de ondan iyileşemiyordu ama hep derinlerde onu hasta edenin başka şey olduğuna dair bir inancı vardı.

Böyle inansa da verilen tedavilerin hepsini yine de yapıyor ve hep de doktorlara dua ediyordu.

Ama biliyordu da, her şeyin zahiri olanı kadar batıni olanı da vardı. Bir şey bedene yansıyorsa, derinde, zihinde de izleri vardı. Mide demek, yutak demek sindirim demekti. Yemeğin bedende sindirilmesi gibi hayatta her şeyin bir sindirimi vardı. Bazen birisi ağır bir söz söyler, insan onu sindiremezdi, bazen de hak etmediğini düşündüğü ama yine de yaşadığı bir davranışı, başına gelen üzücü bir durumu… Bazen söylemek istediği bir sözü yutar, boğazı tıkanırdı, ağlamak ister ama ağlamaz, boğazı düğümlenirdi, öfkesini, kinini kusmak ister ama içinde tutardı. Bunları safradaki taşlar gibi doktorlar göremezdi ama bunlar da gözükmeseler de taş gibi gerçeklerdi. Sadece başka türlü bakmak gerekirdi.

Bu yüzden O da biliyordu, evet midesi, boğazında bedenen sıkıntı vardı ama esas sorun içindeydi.

Yıllarca bu işlere kafa yormuştu, düzinelerce kitap okumuş, sayısız eğitim almış, tonlarca bilgi edinmişti. Bu bilgiler sürekli onun kafasında dönüyor, sürekli kendi kendine konuşmasına sebep oluyordu. Ama kendine bir çare üretemiyor, bedenindeki sıkıntılar yetmezmiş gibi bir de bu iç sesiyle uğraşıyordu, çünkü çok rahatsız oluyordu.

Eksik olmasınlar ama hani vardır ya çevrede, bir sıkıntıya düştüğünde insan, nasihat ve tavsiye veren ama gereksiz konuşan, içten olmayan insanlar, onlar gibi sürekli boş boş konuşan bir zihni vardı.

Yine bir sabah uyandı, sekiz saat uyumasına rağmen boşalmamış dolu bir kafa, sıkıntılı bir ruh hali, taş gibi mide, acıyan bir boğazı vardı.

Artık dayanacak hali kalmamıştı, ne yapacağını bilmeden ama aslında bilerek gözlerini kapadı ve izin verdi. Olana bitene, ağrıyana, sızlayana, konuşana…

O sadece izledi. Sıkılsa da devam etti.

İşte o zaman gördü gerçeği, içinde hep kendi sandığı konuşanın sahteliğini. Konuşan kendisi değil, zihnindeki gereksiz bilgilerdi…

Boş boş, anlamsızca.

Gördü…

Sözcükler, cümleler çok yüzeyseldi. Mana eksik ve konuşmalar sahteydi. Kendinin sandığı konuşmalar, O’na, yani kendine ait değildi. İçten gelmiyordu. Oradan da kendine ait olmadığını ayırt edebiliyordu. Bu O’nun için çok sevindirici bir olaydı. Yıllarca kendini ve zihnini ayırt etmenin yollarını arayıp durmuştu ve işte şimdi kendiliğinden olmuştu.

Ruh fark eder de zihinle beden durur mu? Olanlar onlara da yansıdı tabii.

O kendini izlerken, midesi bulanmaya, yemek borusu kusmak için hareketlenmeye başladı ve öğürdü. Mideden atılan gazla rahatladı. Çünkü, attığı şey maddede midedeki gaz olsa da, manada bu gaz zihindeki bir yığın toplanmış çöptü. Bu çöp onun yıllarca biriktirdiği gereksiz bilgilerdi, çoğu O’na ait olmayan, bazısı O’na birkaç beden büyük, bazısı kaldıramayacağı kadar ağır. İşte bunlar tortop olmuş midesine çökmüştü. Atmak, sindirmek istiyordu, ama hani insanda selülozu sindirecek enzim yoktur da kağıt yerse sindiremez, o misal bu bilgileri sindirecek kapasitesi yoktu. Zihin yeni bilgi istemiyordu, dışarıdan bilgi girdikçe reddediyor, adeta yutmamak için direniyordu. Bu durum boğaza yansıyor, boğazı düğümleniyordu, kasılıyordu.

Zihni de var olan bilgiyi sindirmeye uğraşıyor, sürekli kasılıyor ama başaramıyordu. Aynı mide gibi…

O’ nun var olanı fark edişi ile zihnin arınışı başladı, bu durum sindirim sistemine de yansıdı. Bu bilgi gerçekti, çünkü içtendi.

Sonra fark etti. Gerçek bilgi zaten içtendi, içerideydi, dışarıdan almaya ne gerek vardı ki…

Anladı, bu yüzden demek ilk emir olarak “Oku” denilmişti…

 ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alâktan (asılıp tutunan zigottan) yarattı. Oku! Kalemle (yazmayı) öğreten, (böylece) insana bilmediğini bildiren Rabbin sonsuz kerem sahibidir. (Alak suresi).’

Şükretti, olana ve olacaklara.

Her şey güzelleşecekti, biliyordu çünkü içten geliyor ve inançla kendini gösteriyordu.

Kavuşmak dileğiyle

Emine NALÇACI MAVİŞ

Emine Nalçacı Maviş

4.10.1984 Ankara doğumlu. Lisans/Yüksek Lisans dahil tüm eğitimlerini Ankara'da aldı. Çocuk diş hekimi oldu. Ankara, Sinop, Düzce’de çalıştı. Evlendi. İstanbul’a geldi. Bilincine ışık yakarak, hayata bakışını, böylece hayatını değiştiren Reiki Hocası İsmail Bülbül ile tanıştı. Reiki 3b öğretmeni oldu. Reiki’yi bilime katmalıyım isteği ile Yeditepe Üniversitesi Fizyoloji bölümünde doktoraya başladı. Böylece bir kez daha insanın mükemmel yaratıldığına şahit oldu. Reiki Okulu’nda öğrendiği öğretilerin soyutluğunun doktora bilgilerinin somutluğu ile desteklendiğini görünce yürüdüğü yolun doğruluğundan emin oldu. Düşüp kalkmalarından sonra o yolda koştuğunu hissediyor. Dönüp duruyor bakalım. Allah sonunu hayır etsin. Bu arada bir kızı, bir oğlu oldu. Onlar ve yaşadığı hayat sayesinde sevgiyi, sabrı, merhameti ve tüm güzellikleri hayatına katmaya çalışıyor.

Yorum yap

İnternet üzerinden dijital yayın hayatına ilk olarak 2013 yılında başlamış olan Varoluş Dergisi, kısa bir aradan sonra şimdi yeniden okurları ile birlikte. Değerli yazarlarımız, Spiritüalizm, Reiki, Yoga, Astroloji ve Yaşam alanlarında, siz değerli okurlarımız için yazıyor…

Arşivler