Varoluş Dergisi

BASKICI MIRMIRIN SIRADANLIĞI

Günün birinde sıradan bir şehrin sıradan bir kasabasında Mırmır isminde bir kedi vardı. Bu Mırmır kedi iyiydi, hoştu ama, çok ama çok kibirliydi. Burnu kibirden havalara kalkmış  gözlerini kapatmıştı. Bu durum Mırmır kedinin aşağıları görmesini engellemiş, kendisini herkesten yukarıda görmesine ve üstün hissetmesine sebep olmuştu. Herkesten üstün olduğunu sanmaya başladığı an, gönlüne şeytan misafirliğe geldi, Mırmır’da kabul etti. Şeytan işini sağlama almak için önce Mırmır kedinin kalbini mühürledi. Kilit vurdu ki sevgi hissedemesin, merhamet duyamasın. Zira sevgi ve merhamet onun işini hep bozardı. Gönlüne kibir mührü vurulan Mırmır kediyi önce bir haz duygusu sarmaladı. Mırmır bu duyguyu çok sevdi. Kendini çok iyi hissettiren bu duyguyu veren şeytana güvendi ve onunla dost oldu, ona inandı. O ne söylerse gerçek sandı. Sen ağasın, paşasın, koskoca aslan sülalesinden geliyorsun. Senin kökenin şöyle asil, böyle güçlü, öyle zengin, böyle akıllı. Üstelik erkeksin. Aman ha çok önemlisin, kendine dikkat et kendini sakın yorma telkinleriyle onu kendine bağladı. Bu gazı alan Mırmır kedi sıradan bir kedi olduğunu hepten unuttu, kendini beğenmişliği günden güne arttı.

“Ben koskoca aslan sülalesinden gelen Mırmır kediyim. Vay be bana bak. Ben çok önemliyim. Geri kalan kimse hiç önemli değil, onlar da kim. Ben koca Mırmır’ım. Ben ne istersem o olacak, ben nasıl istersem öyle yaşanacak, herkes her şeyi bırakacak sadece bana hizmet edecek” diye düşünmeye başladı. Bencilliği aldı başını gitti. Artan bencillikle kendini hayatta her şeye hak görmeye başladı. Kendindeki bu üstünlük zannını önce ailesine yansıtmaya başladı. Büyükten küçüğe tüm aile bireylerini karşısına aldı, “Ben şöyle önemliyim, böyle ağayım, böyle paşayım, her şeyi ben yarattım, sizleri ben bu hale getirdim, oturduğunuz evleri ben aldım, çalıştığınız işleri ben kurdum, üstünüzdeki tüyleri benim sayemde giyiniyorsunuz, benim sayemde karnınız doyuyor,” dedi. “Duydunuz muuuuu?” diye gururla kükreyerek tüm aile fertlerini korkuttu. Birisi geç mi geldi, hemen kükredi, eşi yemeği geç mi getirdi hemen kükredi. Çocukları ondan izinsiz bir yere mi gitti, hemen kükredi.

“Siz kimsiniz, yeeaaaaa!!! Bu nasıl bir saygısızlık, yeaaaaa!! Siz kim olursunuz da bana karşı çıkarsınız, yeaaaaa!!”

Tüm aileyi, hatta çevreyi bu şekilde korkutmayla, baskıyla, tehditle kendine kul etti. Herkesi kendine mahkum etti. Herkes ona saygısızlık olmasın diye dediklerini sorgulamadan yapmaya başladı. Bir süre sonra da Mırmır’ın dediklerini sorgulayacak beyinleri zaten kalmadı. Kendileri de, mırmırın telkinleriyle onun büyüklüğüne öyle inandılar ki ona hizmet etmezlerse, suç işliyorlarmış gibi hissetmeye başladılar. Zorunlu hizmetlerini aksatırlarsa mırmır onları azarlamadan, onlar hemen kendi kendilerini suçladılar zaten. Eşi izin almadan bir yere gittiğinde, “Aman ya rabbi izin almadan sokağa çıktım, suç işledim” diye kendini yiyip bitirirdi, oğlu, babası ile konuşurken sesini yükselttiğinde, “Aman ya rabbi, babama cevap verdim, saygısızlık yaptım, ben çok kötü bir evladım,” diye kendini mahvederdi. Ama kızı kendini hep çok iyi hissederdi. “Babamın her istediğini yaptım, kendimi paraladım, eşimi, çocuklarımı hiçe saydım, kendi hayatımı hiç yaşayamadım ama olsun, hayırlı bir evlat oldum, çok mutluyum,” diye kendini avutup dururdu.

Bütün bunlar olurken, çevresindekilerin hayatı onun baskıcı karakterinden bir bir harcanırken, herkes sorgulamadan Mırmır’a hizmet ederken, Mırmır tüm gün dostu şeytanla sohbet ederdi. Şeytan Mırmır’ı pohpohlayarak haz vermede başarıya ulaşınca, taktik değiştirdi. Mırmır’ın aklına çevresindekilerle ilgili fitne fesat sokmaya başladı.

“Şu komşu kedi Mıncır var ya, sana geçerken selam vermedi, koskocaaa Mırmır’a. Düşünebiliyor musun, onu bu makama sen getirdin, o görgüsüz bir selamı esirgedi,” dedi. “Ya damadın, sana elinin ucuyla hizmet etti, görmedin mi?” dedi. “Hele torunun, edepsiz daha kaç yaşında da karşında bacak bacak üstüne attı, bu ne saygısızlık, koskocaaaa Mırmır kediye. Bu ne hadsizlik, terbiyesizlik,” dedi.

Dostu şeytanın cümleleriyle gaza gelen Mırmır, akşam olunca ona saygısızlık yapanları tek tek huzuruna çağırdı. Hepsi toplanınca, “Yeaaaaa!! Bu ne saygısızlık, hadsizlik” dedi. “Ben kimim unuttunuz mu, koskoca Mırmır kediyim ben!” diye ekledi. “Bir daha yaparsanız, sizi mahvederim, para mara vermem, her şeyinizi altınızdan alırım,” diye de tehdit etti. Koskoca Mırmırdı, her şeye hakkı vardı onun. Bunun üzerine herkes iyice korktu, yaptıkları saygısızlıkları bir daha yapmaya, ağızlarını açıp cevap vermeye cesaret edemediler.

Bu şekilde bizim Mırmır yine baskıyla, korkutmayla amacına ulaştı ve kibirin verdiği hazla gerine gerine sokakta yürüyüşe çıktı. Yavaş yavaş, kendi kendine egosunu şişire şişire yürürken birden kafasına “dan” diye bir şey indi.

“Pissst, git burdan, pis kedi. Hadi ordan” diye de bir ses de sessiz sokakta çınladı. Seslenen Hayriye Teyzeydi. Oldum olası kedileri sevmez, nefret ederdi. “Ayy, ne arsız şey bunlar böyle, pis şeyler, kapıdan kovuyorsun bacadan çıkıyorlar. Ne de çok bunlar ya, kovala kovala bitmiyor,” dedi.

Kafasına inen süpürge sapı Mırmır’ın kaşını patlatırken, “ne çok bunlar ya” cümlesi de Mırmırı’n yüreğindeki şeytanın vurduğu kilidi kırdı. Kilit açılınca, içeride biriken, yıllarca hapsedilen sevgi ve merhamet dışarı çıktı. Sevgi ve merhamet, Mırmır’ın gerçeği görmesini, şeytanın niyetini anlamasını sağladı. Aman Allah’ım, şeytan onu kibir ve bencillikle kandırmış, kendinin sıradan bir kedi olduğunu unutturmuştu. Kendini kaf dağında sanınca, kendini bulunmaz hint kumaşı zannetmiş, her şeyi kendine hak görmüştü. Bu zanlar, görüşler etrafındakilerin hayatlarına mal olmuştu. Onun zulmü yüzünden kimse hayatını yaşayamamıştı. Yaptığı baskı yüzünden herkes mutsuz olmuştu. İnsanlar özgür tercihlerinden değil, aferin/para ödülünü alabilmek, hakaret/para cezasından kaçabilmek için, baskıdan dolayı onun yanındaydılar.

Ne kötü şeydi, kendinin isteyerek değil zorunluluktan tercih edilmesi. Şimdi anlamıştı, çevresindekilere bunları yaşatarak onların haklarını yemiş, kul hakkına girmişti. Ne büyük suç işlemişti fark etmeden. Oysa iş hayatında çok adaletli para dağıttığından dolayı hiç hak yemediğini sanırdı. Meğer daha neler neler sanmıştı, şeytan onu nasıl da sinsice kandırmıştı.

Bu farkındalık onun yüreğini acıttı. Yüreğinin acısı, aklına ışık yaktı. Yıllarca bastırdığı içindeki karanlık aydınlandı. Işık gelince, gerçek meydana çıktı. Kendini gördüğü kaf dağı tuz buz oldu, burnu yere düştü. Gözlerinin önü açılınca etrafa bütün bakabildi. Böylece yaşamı, yaşamdaki yerini gördü. Kendine özel de olsa diğer kediler gibi sıradandı.

Emine Nalçacı Maviş

4.10.1984 Ankara doğumlu. Lisans/Yüksek Lisans dahil tüm eğitimlerini Ankara'da aldı. Çocuk diş hekimi oldu. Ankara, Sinop, Düzce’de çalıştı. Evlendi. İstanbul’a geldi. Bilincine ışık yakarak, hayata bakışını, böylece hayatını değiştiren Reiki Hocası İsmail Bülbül ile tanıştı. Reiki 3b öğretmeni oldu. Reiki’yi bilime katmalıyım isteği ile Yeditepe Üniversitesi Fizyoloji bölümünde doktoraya başladı. Böylece bir kez daha insanın mükemmel yaratıldığına şahit oldu. Reiki Okulu’nda öğrendiği öğretilerin soyutluğunun doktora bilgilerinin somutluğu ile desteklendiğini görünce yürüdüğü yolun doğruluğundan emin oldu. Düşüp kalkmalarından sonra o yolda koştuğunu hissediyor. Dönüp duruyor bakalım. Allah sonunu hayır etsin. Bu arada bir kızı, bir oğlu oldu. Onlar ve yaşadığı hayat sayesinde sevgiyi, sabrı, merhameti ve tüm güzellikleri hayatına katmaya çalışıyor.

Yorum yap

İnternet üzerinden dijital yayın hayatına ilk olarak 2013 yılında başlamış olan Varoluş Dergisi, kısa bir aradan sonra şimdi yeniden okurları ile birlikte. Değerli yazarlarımız, Spiritüalizm, Reiki, Yoga, Astroloji ve Yaşam alanlarında, siz değerli okurlarımız için yazıyor…

Arşivler