Varoluş Dergisi

YAĞMURLA GELEN

Bu sabah yağmur uyandırdı beni tatlı bir telaşla. ‘’Haydi uyan, okula geç kalıyorsun’’ diyen annemin yumuşacık, kadife sesi kulaklarımda.

Çocukluğumun geçtiği evdeki, yeni odun atılmış sobanın sıcaklığı vardı sanki odada. Sobanın üzerindeki çayın ve kuzunede pişen çoban böreğinin kokusu burnumda. Birden zaman ve mekan kavramımı kaybediyorum. Nerede, hangi zaman diliminde olduğumu algılamam birkaç saniyemi alıyor. Ne annem var, ne çocukluğum odada.

Ama biliyorum ki orada; cama vuran yağmur degil, onun narin parmakları. Yağmurun elleri olduğunu yıllar önce Yeni Türkü’den öğrendiğim için bu fikri hiç sorgulamadan, yadırgamadan kabul edip, kalkıp perdeyi aralıyorum. Hasretle öpüyorum annemin yağmur ellerini.

Penceremdeki menekşeleri gösteriyorum ona. Asla seninkiler gibi açmıyorlar rengarenk; suyunu veriyorum, güneşini doğru açıdan aldırıyorum, vitaminle destekliyorum ama olmuyor diyorum, küçük bir kız çocuğu gibi dudaklarımı bükürek.

‘‘Onlarla konuşmadığın, gözlerinin içine hüzünle baktığın için onlarda kapatmışlar kendilerini, küsmüşler, kabuklarına çekilmişler’’ diyor.  Çiçeklerin gözleri yok ki diyecek oluyorum, susuyorum. ’’Çiçeklere ve sevdiklerine ilgini sevkatini vermeli, onları sevginle beslemelisin’’ diye devam ediyor, huzur dolu sesiyle.

Güzel bakmanın, güzel görmenin, güzel düşünmenin gücünü bir kez daha hatırlatıyor bana ve onun nekadar mükemmel bir anne olduğunu bir kez daha onaylıyor kalbim.

Aslında anneme benzemekten korkardım ergenlik dönemlerimde. Hatta içten içe eleştirirdim onun saflık derecesindeki iyi niyetini. Kimse üzülmesin, kırılmasın, incinmesin diye, kırılıp binbir parçaya ayrılan, o parçaları tek tek toplayıp, dağılmadan durmaya çalışan bir kadın olmayı istemedim hiçbir zaman. Her yeniden toparlanışında, kendinden parçalar kaybettiğini ve o parçaların yerine, kendine, özüne uymayan birşeylerle tamamlayıp, yamayıp yapıştırdığını düşünürdüm. Kırk yama örtülere, deseni kaybolmuş kırk parça çini vazolara benzetirdim onu. Yine de içinden dışarıya birşeyler sızdırmayışına şaşardım. Hepimizden birer parça taşıyan eşsiz bir mozaik olduğunu, yaşlandıkça ve giderek ona benzedikçe öğreniyorum.

İnsan yok olmadan varolmazmış!

Pencereyi açıp, içeriye dolan serin hava ve toprak kokusuyla, babam da misafir oluyor evime, huzur geliyor sabahıma. Sahi toprağın, sevdiklerimizi alıp, bağrına bastığı için güzel koktuğu doğrumudur?

Günaydın babam! Hoşgeldin, uzun zaman oldu, nasılda özlemiştim.

Derin bir nefes alıyorum, içime çektiğim o. Ciğerlerim, damarlarımda dolaşan kanım, tüm hücrelerim ve ruhum onunla doluyor.

Mutfağa geçip kahve yapiyorum. Sadece taze öğütülmüş kahve değil, buram buram sevdiklerimin kokusu doluyor mutfağıma. Her sabah yalnızlığımı paylaşan duvarlara sinmiş ağır keder bile dağılıyor sanki. Yağmurla ve yağmurun getirdiği misafirlerimle siliniyor herşey, temizleniyor adeta.

Bir müzik açıyorum;

Bir kızıl goncaya benzer dudağın.

Açılan tek gülüsün sen bu bağın.

Kurulur kalplere sevda otağın.

Kimbilir hangi gönüldür durağın.

Sen seversin bu parçayı diyorum babama, gülümseyerek. Yine bakışlarında o hüzün var. Bu kadar güçlü, kendinden emin, etrafına huzur ve güven yayan bir adamın gözlerindeki bu hüznü hiçbir zaman adlandıramadım. Bazen, aynada aynı bakışı kendi gözlerimde yakaladığımda tuhaf bir şekilde ürperirim.

Aslında uzun zamandır kırgındım babama. Yeni yeni düzeldi aramız ve kaybolan zamanı telafi etmeye çalışıyoruz. Takvimler 19 Ocak 1999’u gösterdiği, soğuk, karlı bir bayram sabahı bırakıp gitmişti. Dağ gibi sırtımı dayadığım adam, gölgesinde soluklanıp huzur bulduğum ulu çınar, bir vedayı bile çok görerek terketmişti beni. Umutla bekledim, dönmedi! Ona her ihtiyaç duyduğumda, yokluğu içime ağır bir beton kütlesi gibi çöktüğünde, özlemim kırgınlığa dönüşmüştü. Ne düğünüme geldi, ne çocuklarımı bir kez kucağına alıp sevdi. Bu zamansız gidişi yıllarca kabul edemedim ve affetmedim onu.

Sonra anladım ki; o hiç gitmemiş benden. Asla terketmemiş beni. Aslında sevdiğimiz hiçkimse gitmiyor bizden, biz izin vermedikçe!

Bedenen yanımızda olmasalar bile, sevdiklerimiz hep bizimle, hep sol yanımızda duruyor onlar. Biryere gitmiyorlar.

Ben defalarca aynada gözgöze geldim babamla. Yanaklarımdan süzülen yaşları silen ellerini hissettim.  Gecenin bir yarısı kelebek oldu geldi, üzerimi örttü. Baharda bir çiçek oldu, bahçemde açtı. Kuş oldu dalıma kondu.

Çiçekleri, böcekleri; ağaçları, dogayi severdi. Hatta kuru bir dalı toprağa soksa, yeşerirdi. Öyle severdi yeşilliği. Onun için baktığım her yeşildeydi o. Defalarca bir devetabanının yaprağında konuşup dertlestik. Okunan bir Yasin-i Şerif’de bulutların üzerinde buluşup, özlem giderdik, sevdiklerimizi izledik beraber.

Siz de uzaklarda sandığınız sevdiklerinizle buluşabilirsiniz. Hissedin onların varlıklarını, özlem giderin. Okadar yakınlar ki aslında bize, sadece farkında olup mesajları iyi okumamız gerekiyor. Bazen rüzgar olur elleri, saçlarımızı okşarlar. Biz sadece rüzgar sanırız o dokunuşu. Yolumuzu kaybettiğimizde gökteki en parlak yıldız olurlar. Dikkatli bakıp dinlersek, bize yol gösterecek doğru cevabı fısıldarlar kulaklarımıza. Yeni doğan güneşle ilk onlar doğar evimize, huzurla birlikte. Bulut olurlar bazen, hüznümüzü alıp götürmek, uzaklara taşımak için. Onlar hep bizimledir; ruhumuza dokunan, kalbimizi titreten herşeyde, heryerde onları yaşamak mümkün.

Ayrıca evrende hiçbirşey kaybolmuyor. Duygular ve düşünceler de. Gökyüzüne çıkıp bulut oluyorlar, yoğunlaştıkları zaman yağıyorlar birilerinin üzerine.

Uzaktaki sevdiklerinizin üzerine mutluluk yağmurları yağdırmak istiyorsanız; siz de sevginizi, güzel düşünce ve dileklerinizi bulutlara yükleyin, özlemlerinizi rüzgara. Evrensel güç her emaneti yerine ulaştıracaktır.

Mutluluk yağmurlarınız bol olsun. Sevgiyle huzurla kalın.

Şerife Eren Ünal

2 Aralık 1976 yılında Karaman’da doğdum. Anadolu Üniversitesi, İsletme fakültesinde önlisans yaptım.18 yıldır İsviçre’nin Zürih şehrinde yaşıyorum. İki kızım var. Özel bir bankada backoffice calışanıyım. Aynı zamanda Güzellik uzmanlığı eğitimi alıyorum. Değerli hocam İsmail Bülbül hocamdan aldığım Reiki 3B Master aşaması ile farkındalıklarımı keşfediyorum…

Yorum Yaz

İnternet üzerinden dijital yayın hayatına ilk olarak 2013 yılında başlamış olan Varoluş Dergisi, kısa bir aradan sonra şimdi yeniden okurları ile birlikte. Değerli yazarlarımız, Spiritüalizm, Reiki, Yoga, Astroloji ve Yaşam alanlarında, siz değerli okurlarımız için yazıyor…