Varoluş Dergisi

TİTRİYORUMMM

İnsanlara nasıl bakıyorsunuz? Daha doğrusu onları nasıl görüyorsunuz? İş arkadaşlarınız, anneniz, babanız, komşu teyze, sokaktaki simitçi, otobüste yanınıza oturan kadın ne ifade ediyorlar sizin için?

Neden hayatınızda varlar? Neden simidinizi bugün o simitçiden alıp,  neden otobüste o kızın yanına oturdunuz? Patronunuzla o kavgayı neden ettiniz? Eşiniz durup dururken neden size bugün hediye aldı? Neden hayatınızdaki kişiler bu kişiler, neden yaşadığınız olaylar bu olaylar hiç düşündünüz mü? Neden’inden önce, nasıl’ını yazmak gerekir aslında. Nasılını anlarsanız nedenini anlamanız daha kolay olur çünkü. Nasıl bu insanları, nasıl bu olayları hayatımıza çekiyoruz sorusunu soralım, cevaplamaya da önce bilimsel yaklaşalım ki analitik işleyen kafalar ikna olsun biraz. Bunun için de frekans, titreşim, rezonans alanı ve kanunundan biraz bahsedelim. Terimlerden sıkılıp yazıyı bırakmayın ama, sonunda yazının başıyla bağlayacağım emin olun.

Frekans; bir olayın birim zaman içinde (genelde bir saniye) hangi sıklıkla, kaç defa tekrarladığı, bir şeyin birim zamandaki titreşim sayısı, titreşim sıklığıdır (örneğin salıncakta sallanan kişinin sallanma sayısı). Rezonans, belirli bir frekansta titreşen bir sistemin (salıncağın), aynı frekanstaki dış titreşimin (salıncağı sallayanın) tesirinde kalarak yüksek genlikle titreşmesi olayıdır (daha yükseğe çıkması). Titreşen cisimlerin kendi (tabii) frekansları ile cisme dışarıdan etki eden kuvvetlerin zorlayıcı frekansları çakışırsa, yani birbirine eşit olursa da, cismin genliği her titreşimde artar ve sonunda en yüksek değere ulaşır (sallayanla sallananın hızı eşit olursa, salıncak maksimum yüksekliğe çıkar). Bu durum rezonans halidir* (Kişinin frekansının varoluşun frekansı ile uyum içinde olması durumunda, AŞKın idrakına erişmesi, özünü fark etmesi durumu da diğer bir örnektir).

Hiçbir şey ifade etmeyen terimlerden başka bir şey değil, simitçiyle, salıncakla konumuzun ne alakası var dediğinizi duyar gibiyim, o zaman şöyle anlatayım.

Her hücremiz (en alt birimlerine kadar), organımız, bütün vücudumuz, dünyadaki bitkiler, hayvanlar, virüsler, bakteriler, eşyalar, yaşadığımız dünya, diğer gezegenler ve bunların hepsini içinde barındıran sonsuz olan evren titreşir ve etrafını çevreleyen bir enerji (elektromanyetik) alanı yaratır. Bizim enerji-rezonans alanımız; merkezi kalbimiz olan, vücudumuzu tamamen çevreleyerek vücudun dışına da taşan,  yukarıdaki resimde görüldüğü gibi küresel olan, boyutu kişinin frekansına, titreşim sıklığına göre değişkenlik gösteren enerji alanlarımızdır. Enerji alanımızın genişliğini-frekansını ise beynimiz ve esas olarak da kalbimizin titreşimleri belirler (Kalbimizin gücü beynimizden çok daha fazla olduğundan kalbimiz başroldedir). Beynimizin ve kalbimizin frekansını da duygularımız, düşüncelerimiz ve inançlarımız belirler. Bu duygu ve düşünce sinyalleri, yani titreşimleri tüm vücudumuz ile birlikte, tüm dış dünya ile ve sonsuz evren ile bağlantıdadır (Çakralarımız vasıtası ile). Kanunun çalışma prensibine göre enerji alanımız kendi frekansına uygun her şeyle ve herkesle etkileşim içerisine girerek, uygun şeylerin kendimize, hayatımıza çekilmesini sağlar. Bu çekimde, etkileşim içinde bulunduğumuz frekansın uzaklığının hiçbir önemi yoktur*. Aynı frekansta olmak yeterlidir. Enerji alanımız, bizim düşündüğümüz ve hissettiğimiz şekilde işleyişine devam eder. Sevgi, merhamet, sabır gibi olumlu olarak adlandırdığımız duyguların titreşimi yüksek, öfke, nefret, kıskançlık gibi olumsuz olarak adlandırdığımız duyguların ve bunları açığa çıkaran düşüncelerin enerjisi düşüktür. Evrende, dolayısıyla da rezonanas kanununda sadece titreşim vardır, olumlu olumsuz diye bir ayrım söz konusu değildir. Her şey sadece titreşir. Rezonans kanunu da inançlarımızın yaydığı titreşimlerin frekansına göre kişileri ve olayları kendimize çekmemizi sağlar. Frekansımız düşükse, tabiri caizse negatifsek bize o şekil insan ve olaylar yollar, pozitifsek yani titreşimimiz yüksekse, o frekansta olay ve kişileri yollar. Yani simit aldığınız simitçiyi o ANki frekansınız belirler (Frekansımız sabit olmayıp, düşünce ve duygularımıza, karşımızdaki kişilerin-olayların bize etki etmesine izin vermemize göre her an değişkenlik göstermektedir. Size bağıran bir kişinin, size etki etmesine izin vermezseniz frekansınızı düşürmemiş olursunuz). Hep aynı şeyler başıma geliyor, hep aynı karakterde insanlarla karşılaşıyorum diyorsanız enerji alanınızı, yani bunu yaratan duygu ve düşünce, en önemlisi de inançlarınıza bir bakın derim (özgözlemleme ile fark edin). Fark ettikçe zaten değiştiğinizi göreceksiniz. Değişmediğiniz sürece aynı olayların farklı modellerini yaşarsınız çünkü. Yani neye inanç duyduğumuz, bilinçdışımızda hangi inanç kalıplarının olduğu ve hangi düşünceler üzerinde yoğunlaştığımız oldukça önemlidir. Hani “iyi düşünün iyi olsun” denir ya, o olay işte bu kanuna dayanır. Ama böyle deyince hep klasik cevapla karşılaşılır. “Tabi tabi, öyle olsa düşününce hemen olurdu. Bak düşünüyorum, her şey iyi olacak, şimdi arabaya biniyorum trafiğe çıkıyorum, bak trafikte yine aynı şeyler oluyor, yine kimse kurala uymuyor, çok zengin oluyorum diye düşünüyorum ama bak hala ay sonunu getiremiyorum, huzurlu hayat istiyorum ama bak hala iş yerinde patron bana kızıyor, demek ki olmuyor. Yani bu kanun doğru işlemiyor, hayat gayet de zor ve sıkıcı, sen hala iyi düşününce iyi olacağını san” tarzı cümleler ve örneklemeler klasik cevaptır bu ifadeye. Aslında olay tam olarak da budur işte. Kanun ne diyor? Kalp merkezli diyor. Peki ne demek kalp merkezli? İnanma merkezli demek. Siz inanmıyorsunuz ki, yani kalpten düşünmüyorsunuz ki o an zihinden geçirseniz ne olur? Kalbinizin frekansı beyninizin frekansından çok daha güçlüdür unutmayın, çekim alanınızı da esas olarak kalbinizdeki düşünceler ve duygular belirler. Yani zihinsel olarak düşünmeden ziyade kalpten düşündüğünüzde, yani inandığınızda ya da en azından inanmamanıza sebep olan düşünce kalıplarınızı yıkıp, bilinçaltınızı bunlardan temizlediğinizde her şey çok daha kolay olmaktadır. Yani kalbinizde iyi insanlarla karşılaştığınız, şanslı, cesur, başarılı, zengin vs olduğunuz, hayattaki iyilikleri, kolaylıkları çektiğiniz gibi olumlu inançlar olmadığı, kalbiniz bu inançların frekansında titreşmediği sürece, siz hala hangi kalıba inanıyorsanız, bununla ilgili hangi duyguyu barındırıyorsanız onu çekerek, geneline olumsuz hislerin hakim olduğu bir yaşam sürdürürsünüz. Örneğin diliniz zengin olmak istiyorum der, ama derininde kalbinizde para kazanınca yoldan çıkacağınız inancı, korkusu vardır ya da gülmek, hep mutlu olmak istiyorum dersiniz, ama kalbinizde babaannenizin “çok gülmenin sonu hayırlı değildir” inancı, korkusu yerleşmiştir, eşimle iyi bir evlilik sürdürmek için her şeyi yaparım dersiniz, ama kalbiniz “eşim için fedakarlık yaparsam egoma yenilirim” inancı, kibrinin frekansında atmaktadır, sigarayı bırakmak istiyorum veya kilo vermek istiyorum dersiniz ama kim bilir derininde hangi inançtan dolayı oluş gerçekleşmiyordur. Yani merkez kalptir, inançlarınızdır. İnandıkça yaşayarak, yaşadıkça da inancınızı pekiştirerek kısır bir döngü oluşturursunuz aslında. Ama bu kısır döngü kırılmayacak diye bir durum da yoktur. Sayısız tecrübe yaşasanız da aksine inanmak sizin elinizdedir. Belirli ve sürekli tekrarla zihinsel olarak düşünmenin ve dilinizle tekrar tekrar söylemenin de sonucu kaçınılmaz olarak inancınızı değiştirir. Çünkü süreklilik ve kararlılık bilgiyi zihin düzeyinden kalp düzeyine indirir (Yeni nöron iletişim yolları oluşturarak).

Her şeyin zıddıyla var olduğu evrende temelde iki enerji frekansı vardır. Esas olan sevgi, diğeri onun zıttı korkudur. Günlük yaşamımızdaki duygu, düşünce ve davranışlarımızın temelinde mutlaka bu iki duygudan bir tanesi vardır. Hangisini seçersek ona göre yaşamımızı şekillendiririz. Şekillendirmede de her şeyden önce kişinin kendini sevmesi yatar. Kendini seven kişi, yaşamı sever, kendini de yaşamı da olduğu gibi kabul eder, kendinden emindir, yaşama güvenir, çünkü sevgi temelli olduğundan (frekansı sevgi olduğundan) her oluşun hayra olduğunu bilir. Aksi durumda kendini sevmeyen kişi kendini (duygularını, düşüncelerini, davranışlarını, fiziksel bedenini vs) olduğu gibi kabul edemez, ‘ben buyum’ diyemeyen kişi sürekli bir şey olmaya çalışır, kendinden emin olmadığından kişide sürekli kendini ispatlama çabası vardır. Bu durum ben algısını, bencilliği arttırır. ‘Ben’ olunca ‘ötekiler’ de olur. Ötekiler olunca kıyaslama olur. Kişi, kıyasladığı kişi\kişileri kendinden yüksekte görürse kıskançlık, aşağılık, değersizlik gibi duygu ve bu hisle alakalı düşünceler ve davranışlar, kıyasladığı kişi-kişileri kendisinden düşük görürse kibir, gurur gibi duygular ve alakalı düşünceler ve davranışlar sergiler (O almış ben de alayım, o gezmiş ben niye gezemiyorum, o yapamıyor ben yapabiliyorum, o alamıyor ben alabiliyorum vs). Kendini sevmeyen kişi yaşamı sevemez, yaşama güven duymaz, kendisi ve yaşamla sürekli bir çatışma halindedir. Güven duygusu olmayınca korku frekansı ağır basar. Gelecek korkusu, parasızlık korkusu, yalnızlık korkusu, acziyet, değersizlik hissi kişinin enerji alanını ele geçirir ve bu şekil bir yaşamı kişiye yollar. Kısacası, anda yaşadığınız oluşu, varoluşta zaten var olan sonsuz düşünce, duygu ve davranıştan frekansınıza göre siz seçerek, yaşamınızı siz şekillendirirsiniz.

Peki, ama bu güce sahip olan siz kimsiniz?

 

Kaynak: http://www.turkcebilgi.com\rezonans

 

Emine Nalçacı Maviş

4.10.1984 tarihinde Ankara da doğdum.İlk, orta ve lise öğrenimimi Ankara da tamamladım. Lisans eğitimimi 2007 yılında Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde bitirdim. 2010 yılında aynı üniversitede Pedodonti (çocuk diş hekimliği) alanında yüksek lisansımı tamamladım. Sonrasında Boyabat Devlet Hastanesi (2010-2013), Düzce Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi (2013-2014) ve Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesinde (2014-2015) çalıştım. Şuan Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesinde diş hekimi kadrosundayım. Evli ve bir kız çocuğu annesiyim. Düzcede ikametim sırasında yakın bir arkadaşım vasıtası ile reiki eğitimine başladım. İstanbul'a geldikten sonra da Reikiokulu ile tanıştım ve hayatımı değiştiren reiki de 3b öğretmen aşamasına gelerek Reiki başta olmak üzere spiritüel alanında kendimi geliştirmeye başladım. Kitap okumaktan ve el işleri yapmaktan hoşlanırım.

3 yorum

  • Tebrik ediyorum emineciğim, tam da dediğin gibi , bende bu inanca ulaşmaya gayret ediyorum..

  • yazıyı okudum ben çok etkilendim insanlara birşey veren ve önünü açan bir yazı sizlerinde okumasını tavsiye ediyorum teşekkürler,

İnternet üzerinden dijital yayın hayatına ilk olarak 2013 yılında başlamış olan Varoluş Dergisi, kısa bir aradan sonra şimdi yeniden okurları ile birlikte. Değerli yazarlarımız, Spiritüalizm, Reiki, Yoga, Astroloji ve Yaşam alanlarında, siz değerli okurlarımız için yazıyor…