Varoluş Dergisi

ŞİMDİ VE BURADA

Çengelköy’den sekiz yirmi Eminönü vapuruna biniyorum.

Altmış yıl önce yine bu iskeleden her sabah sekiz yirmi Eminönü vapuruna, hanımlara ve yaşlılara yol veren beyefendiler, birbirlerini nezaketle selamlayan ve ayaküstü bir iki kelime konuşup hal hatır soran adamlar ve kadınlar, vapuru kaçırmamak için koşturan ve şakalaşan öğrenciler, şimdi çoğu yaşamayan bir dolu kimse biniyordu. Ve bundan atmış yıl sonra, Çengelköy’de veya civarında oturup da bu iskeleden işine, okuluna giden, çoğu henüz doğmamış bir dolu kimse, sekiz yirmi Eminönü vapuruna binecek. Veya denizaltısına. Veya deniz uçağına Veya ışınlanma kapsülüne. Gerçi atmış yıla yetişmez o.

Vapurdan iniyorum. İşine giden insanlar aceleyle, bir kısmı sağdan sola, bir kısmı soldan sağa, önümden hızla yürüyerek geçiyor. Yalınayak çocuklar, sırtında çuval taşıyan adamlar, dinlenmek için banka oturmuş teyzeler, cam arabalı simitçiler, kavga eden sevgililer görüyorum. Bir kız çocuğu annesinin verdiği yemleri güvercinlere atıyor ve neşe ile gülüyor. Bu manzaranın belki aynısı değil ama çok benzeri bundan yirmi yıl önce herhangi bir günde de görülmüştür. Kırk yıl önce de. Belki iki yüz yıl önce de. Ve belki, bundan iki yüz yıl sonra da görülecektir. Günün denk saatinde New York’un Times meydanında güvercinlere yem atan bir kız çocuğu yoktur ama. Cam arabalı simitçi ve sırtında çuval taşıyan adam da muhtemelen yoktur. Ama Bağdat’ta veya Kahire’de vardır belki. Kavga eden sevgililer dünyanın her yerinde kesin vardır. Times meydanında, büyük büyük led ekranlar, bir ellerinde evrak çantaları, diğer ellerinde karton kahve bardaklarıyla koşar adım iş toplantılarına giden adamlar ve kadınlar vardır. Yalınayak çocuklar ve iki arka sokakta bir kartonun üzerinde ve şanslıysa eski bir battaniyenin altında uyuyan evsizler de vardır.  

Tam şu anda dünyanın bir yerinde bir kadın nehirde çamaşır yıkıyor, başka bir yerinde başka bir kadın okyanus manzaralı evinde kahve içiyor, bir kadın yakınlarda patlayan bir bomba sesiyle irkiliyor, bir kadın çocuklarını denize götürüyor, başka bir kadın çocuklarını kayağa götürüyor, bir kadın tam şu anda kocasından dayak yiyor, bir kadın hayatının aşkından evlenme teklifi alıyor, bir kadın hastasının başında dua ediyor, bir kadın bebeğini ilk kez kucağına alıyor, bir kadın eve ekmek götürmek için merdiven siliyor, bir kadın uzay istasyonunun fırlatma modülüne bilgisayar programı yazıyor, bir kadın bilmediğimiz bir dilde bilmediğimiz bir şarkıyı mırıldanarak bizim adını bile bilmediğimiz bir yemeği yapmak için adını bile bilmediğimiz bir sebzeyi doğruyor, bir kadın sabah yoklamasından önce postallarını ve tüfeğini temizliyor, bir başka kadın koğuşun radyosundan haberleri dinliyor, aynı anda bir başka kadın elinde valiziyle son demir kapıdan da geçerek özgürlüğüne kavuşuyor.

Ve tüm bu, yaşamasak da birilerinin yaşadığını bildiğimiz, tarif edebildiğimiz sahneler kadar, yaşamadan asla bilemeyeceğimiz, tarif bile edemeyeceğimiz garip, şaşırtıcı, acı dolu, mutluluk dolu, anlam dolu sahneler, adını duyduğumuz duymadığımız, yerini bildiğimiz bilmediğimiz türlü şehirlerde, kasaba ve köylerde, sokaklarda, yerin üstünde, altında, tam şu anda yaşanıyor, tam şu anda yaşanmıyorsa yüzyıllarla ölçülen insanlık tarihinde bir zaman yaşandı ve eşi benzeri görülmemiş, duyulmamış bir sahne de kaldıysa, yüzyıllarla ölçülecek insanlık geleceğinde mutlaka bir zaman bir yerde yaşanacak.

Bugün otomobillere biniyoruz, eskiden atlara, eşeklere, tahtlara biniyorlardı, daha da eskiden hiç bir şeye binmiyor, yürüyorlardı. İnsanlar tarih boyunca başka başka şeyler giydiler, kimi abadan, kimi ipekten. Önce çakıl taşlarını, bronz, gümüş, altın pulları ipe geçirip taktı kadınlar boyunlarına, sonra onların torunlarının torunları, işlenmiş cam, plastik, kristal ve incileri ipe, tele, misinaya geçirip taktılar. Bizim torunlarımız da şimdi bilmediğimiz bir şeyleri, şimdi bilmediğimiz bir şeylere geçirip takacaklar. İnsanlar tarih boyunca içinde bulunulan devre ve yaşadıkları yere göre başka başka şeylere üzüldüler, başka başka şeylere sevindiler, başka başka hedefler uğruna yaşadılar, can verdiler, başka başka şeylerle günlerini geçirip akşamı ettiler, başka başka şeylerle ömürlerini doldurdular.

Bunları düşünerek ofise varıyorum, bütün bu sahneler silikleşerek kayboluyor, içinde bulunduğum zamana, coğrafyaya, ve ayrıca elbette bana özgü işlere dalıyorum, ve günün sonunda çıkıp yine aynı yoldan eve geliyorum. Bir köşede bağdaş kurup oturuyorum, gözlerimi kapıyorum. Şimdi sessiz, sakin ve tek başımayım. Bugün yaptıklarımı ve yapamadıklarımı düşünüyorum. O çizelge dolduruldu ve e-postayla gönderildi, o fatura yattı, o soruya cevap verildi, o numara arandı, fakat şu randevuyu almayı unuttum, şu markete uğramaya vakit olmadı, şu ütüyü yapmaya halim kalmadı. Sıkıntı duyuyorum, eksiklik, geçmiş ve geleceğin pişmanlık ve kaygıları… Sonra birden bu zamanda, bu coğrafyada, ama başka biri olsaydım senaryonun nasıl olabileceğine dair muhtemel sahneler gözümün önüne geliyor. Başka dertlerle başka işleri kah yetiştirip kah yetiştirememe, başka şeylerden pişmanlık duyma, başka şeyler için kaygılanma senaryosunda bir ferahlık var. Sonra, sabah ofise vardığımda silikleşen sahneler tekrar canlanıyor; bu zamanda ama başka yerde olmaya dair, burada ama başka zamanda olmaya dair… Türlü yaşam senaryolarıyla, yenilgi ve zaferleriyle, türlü dertleri ve sıkıntılarıyla, korkuları, sevinçleri, acı, hayret, mutluluk, tüm duygularıyla, türlü kostümleri, evleri, şehirleri, yedikleri-içtikleriyle tüm insanlık, tüm zamanlar ve tüm coğrafyalar içimden akıp geçiyor.

Akışkan, değişken bir zaman-mekân denizinin içinde serbest, ama yeri değişmiyor görünen bir damlayım şimdi. Varoluş kazağında bir ilmek gibiyim. Ne yerim, ne rengim yanlış. Komiğime gidiyor. Beni çepeçevre sardığını düşündüğüm, düşündükçe sıkıldığım irili ufaklı dertler, dünün pişmanlığı, yarının kaygısı; iplerini gevşetip beni bırakıyor, tüm zamanların, tüm coğrafyaların, tüm insanlık hikâyelerinin içinde eriyip gidiyor.

Anda kalmak, anı yaşamak, “şimdi ve burada” olmak hakkında söylenenleri hatırlıyorum. Şimdi ve burada olmamın, odağımı diğer zamanlardan ve yerlerden şimdiye ve buraya çekiştirerek, diğer zamanları ve yerleri de odağımın dışına itiştirerek değil de, tüm zamanları ve tüm mekânları içime sığdırarak mümkün olduğunu keşfediyorum. Böylece her ana ve her yere eşit uzaklıktayım, zamanda ve mekanda serbestim; tüm zamanların ve tüm evrenin farkında ve işte tam da bu yüzden, şimdi ve buradayım.

İpek Şen

Haziran ’79 doğumludur. Memleketin çeşitli yerlerinde yaşadıktan sonra lise eğitimi için geldiği İstanbul’da kaldı. Elektrik Elektronik Mühendisliği okudu. Hayatı anlamak için sorduğu sorular onu Astroloji ve Reiki ile tanıştırdı. Halen, asıl hayatına başlamadan önceki geçiş sürecini yaşamaktadır.

Yorum Yaz

İnternet üzerinden dijital yayın hayatına ilk olarak 2013 yılında başlamış olan Varoluş Dergisi, kısa bir aradan sonra şimdi yeniden okurları ile birlikte. Değerli yazarlarımız, Spiritüalizm, Reiki, Yoga, Astroloji ve Yaşam alanlarında, siz değerli okurlarımız için yazıyor…