Varoluş Dergisi

HİÇBİR ENGEL, ENGEL DEGİL!

Sizleri 16 yaşında hayatının en büyük sınavını vermiş, hareketsiz bedeniyle yaşama sıkıca tutunmuş ve hayata karşı duruşuyla, bakışıyla, başarılarıyla rol model olmuş biriyle tanıştırmak istiyorum.

Yazının sonunda hayata farklı bir pencereden bakmaya başlayacağınızı umut ediyorum.

Adı Bahattin Hekimoğlu, yakın çevresinde ona Baho diyorlar. İstanbul, Şişli doğumlu, yakışıklı, boylu poslu aslan gibi bir delikanlı. Gelelim beni derinden etkileyen, hepimizin kendinden birşey bulabileceği hikayesine;

2006 yazına gidelim hepberaber. Sakarya Üniversitesi‘nde, istediği bölümü kazandığını sevinçle öğrenmiş, çalışmanın, verdiği emeğin, uykusuz gecelerin karşılığını almanın rahatlığıyla haftasonunu arkadaşları ile Heybeliada’da geçirmeyi çoktan haketmişti.

Herşey çok güzeldi; eğleniyor, denize giriyor, Heybeliada’nın güzel, huzurlu doğasının kollarında tüm senenin yorgunluğunu atıyor, yeni okulu ve yeni hayatı için enerji depoluyordu.

İskeleden denize atlamak için koşarak geldiği anda, kucağında kızıyla oturan bir kadın aniden kalktı. Artık durma şansı yoktu ve onlara çarpmamak için adeta üzerlerinden atlayarak dengesiz bir şekilde, çok derin olmayan suya düştü. Ve çıkamadı su üzerine çünkü sadece gözlerini kıpırdatabiliyordu. Etrafında gördüğü ayakların kendisine doğru gelmesini çaresizce beklediği o anlar ömrünün en yavaş akan dakikalarıydı. Su yutmaya, nefes alamamaya başladı, bilincini kaybetti ve kalbi durdu.

Gözlerini yeniden açtığında iskeledeydi. Meraklı ve endişeli bir kalabalık toplanmıştı etrafında. Tesadüfen aynı sularda yüzen doktorun ilk müdahalesi ile yeniden hayata dönmüştü. Ayak bileğine yaptığı baskıyı hissetmediği için boynunun kırılmış olduğunu anlamıştı doktor, ama bunun ne anlama geldiğini ve ne kadar ciddi bir durum olduğunu o an farketmiyor Baho.

Feribotla getirildiği hastanede, o gün Pazar olduğu için ameliyat ertesi güne kalıyor. Oysa ameliyatı gerçekleştiren doktor, sekiz saat içinde ameliyat edilebilseydi felç kalma riskinin azalacağını söylüyor umut içerisinde güzel haber bekleyen babasına.

Dakikalar içinde hayatı değişen; tüm hayallerini, umutlarını, geleceğe dair planlarını da Heybeliada’da sularda bırakan genç için zorlu bir dönem başlıyor.

Kazadan sonra iki yıl ağır depresyon yaşıyor Baho, eve kapatıyor kendisini, yeni durumunu kabullenmesi, hareketsiz bedenine alışması kolay olmuyor. Sadece tedavi için çıkıyor, beşinci katta bulunan ve asansörü olmayan evlerinden, babasının sırtında. Bir babaya ağır gelmez belki, bizim nefes nefese kaldığımız beş kat merdiveni, sırtında evladıyla inip çıkmak! Ama babasının omuzlarından  yükü alma çağına gelmiş bir evlat için kolay mıdır o omuzlara yük olmak?

Ama onu eve kapatan başka bir sebep daha vardı; dışarı çıktığında üzerinde yoğunlaşan, acıyarak bakan meraklı gözler! Zamanla o bakışlara da alışıyor, kaybettiği zaman olarak görüyor o yılları. Saatlerce bile duramam şimdi bir şey yapmadan, üretmeden diyor. Hareket özgürlüğü sınırlı olsada, özgür ruhu engel tanımıyor. Birde ülkemin yolları, kaldırımları, rampaları, binaları onları düşünerek planlansa; bilinçsizce çizilmiş görme engelliler için klavuz yolları, tekerlekli sandalye ile binilemeyen asansörleri, geçit vermeyen üst geçitleri, toplu taşıma araçları, onlara engel teşkil etmese hayatları daha kolay olur mutlaka. ‘Bizim engelimiz yok, bize engel olanlar var’ diyor acı bir gülümsemeyle. Durakta kendisini görüp, gözlerinin içine baka baka o durakta durmadan geçen otobüs şoförünü, boş olduğu halde kendisini almayan taksicileri, engelli parklarına park edilmiş araçları anlatıyor. Acıyarak bakmayı da, sorumsuz davranmayı da bırakıp, o insanların da toplumun bir parçası olduğunu kabul edip içiçe yaşayabilen bir toplum olabiliriz umarım.

Birilerine bağımlı olarak yaşıyor bir süre. Çünkü kolları tekerlekleri çevirecek güçte değil o dönem.  Akülü tekerlekli sandalye kampanyası ile hayatının yönetimini tekrar eline alıyor ve yeni bir dönem açılıyor. Onun hayallerinin peşinden koşacak, hatta birçok kişiyi peşinden koşturacak ’İKİ TEKERİ’ var artık.

Hani birçoğumuzun sağlam, güçlü, kaslı bacakları; tutan ayakları olduğu halde peşinden koşma gücü ve cesareti bulamadığımız hayallerimiz vardır ya, Baho onların peşinden öyle bir gidiyor ki; ben kendi adıma, kendimden, ertelediğim, ötelediğim, yok saydığım, bir başka bahara bıraktığım hayallerimden utandım. Bir başka bahar var mıdır, ömrün son durağına ne kadar yakınız bilmeden, hesap etmeden…

Kazadan sonra el ve kollarını da kullanamıyordu genç adam. Bir kızkardeşi olmuştu o günlerde, kucağına alıp koklayamadı. Yeni doğmuş bebeği ile birlikte ona da sevgiyle, sabırla bakan, elleriyle besleyen, yıkayan, giydiren, üstünü örten, adeta onun elleri olan annesine; onu hiç şikâyet etmeden aylarca sırtında taşıyıp, ayakları olan babasına, sarılamamak ne zordu. Ama o pes etmedi yine. Tendon transfer ameliyatları, rehabilitasyonlar, zorlu, azimli ve disiplinli çalışma süreci sonunda el ve kollarını kullanmaya başladı. Kullanmakla yetinmedi.  Şuan Okçuluk milli takımı, W1 Klasmanında Türkiye’yi, Çek Cumhuriyeti’nde Temmuz 2018 de yapılacak yarışmada temsil etmek için bugünlerde var gücüyle çalışıyor. Hedefi 2020 yılında Tokyo’da, gerçekleşecek olimpiyatlardan göğsünde altın madalya ile dönmek.

Peki ya sen! En son ne zaman bir çocuğu sarıp sarmaladın; mutfakta yemek yapan annenin/ eşinin boynuna dolandı kolların? Ne zaman kara günde bir dostun elini; avuçlarından kayıp gidiyorum diyen sevgilini tuttu ellerin? Hislerin döküldü mü bir kâğıda parmak uçlarından? Papatyalar toplayıp taç yaptın mı hiç sevdiğin kadının saçlarına?

Sahi senin ellerin, kolların var mı?

Baho, o trajik gün ile, yüzleşmemek için Heybeliada’ya bir daha hiç gitmemiş.. Ama denize olan sevdası hiç bitmemiş. İlk başta korkmuş denizle yeniden kucaklaşmaya  ama o korkunun üzerine gidip, affetmiş denizi, kucaklaşıp barışmışlar. Tabi Baho için yetersiz bu yüzeysel buluşma.  18 Metre daldığını haklı bir gururla anlatıyor. Çünkü o, her engelin aşılabilir olduğunu göstererek, örnek olmak istiyor engelli kardeşlerine ve onlara güç ve cesaret vermeyi ilke edinmiş kendine.

İşte bu sebepten dolayı olması gereken yerde, yapması gereken işi yapıyor. Bazen o talihsiz kaza yaşanmasaydı bugün hayatı nasıl olurdu diye merak etse de, inanıyor her şeyde bir HAYIR olduğuna. Bence o tekamülünü yaşarken birçok kişiye umut ve ışık olması için seçilmiş. Kutsal bir görev icra ediyor.

2013 yılında ‘kırlangıç’ adlı bir grafik tasarım ve kişisel gelişim projesinde derece alarak, Omurilik Felçliler Derneği’nin, Sosyal Hizmetler bölümünde çalışma şansı yakaladı. Kendisi ile aynı kaderi paylaşanlara, bunun boyun eğilecek bir kader olmadığını, kaderlerini yeniden, başka bir çizgide yeniden yazabileceklerinin umudunu, bilincini aşılıyor. Onları topluma kazandırıp, dört duvar arasına hapsolmamalarına, sosyalleşmelerine, mobilize olmalarına katkı sağlıyor. Bir insanın hayatına küçük dokunuşlar yapabilmenin mutluluğuyla besleniyor. Ayrıca Sosyal sorumluluk bilinciyle, önemli noktalara dikkat çekmek, toplumu bilinçlendirmek adına birçok sosyal projelerde, kamu spotlarında ve hatta podyumlarda sarı bir ceketle bile görebilirsiniz onu.

Baho, kalbini aşka da açmış. Beş yıllık bir beraberliği var. Tedavi gördüğü hastanede tanımış güzel hemşireyi. Dostluk aşka dönüşmüş zamanla. Bu ilişki, yanlış inançlara ve önyargılara takılıp çevreden onay almayacaktır muhtemelen. Çünkü biz, bizim sınıfımızdan olmayan, standartlarımıza uymayan birini kalbimize almayız değil mi? Önce etiketini, kariyerini, asaletini, hobilerini, kazancını, boyunu, kilosunu sorgular, daha sonra ‘kalbe giriş vizesi’ veririz. Ve yargılarız; kadının tekerlekli sandalyesini ittiren bir adam ya da elinde, bir baston olan görme engelli adamın koluna girmiş bir kadın görünce. Altında bir neden, bir çıkar ilişkisi ararız. Aşka inanmadığımız, koşullu sevdiğimiz için belki, bunun aşk olabileceğine ihtimal bile vermeyiz. Belki inanmayarak, yok sayarak biz öldürüyoruz o duyguyu. Belki kendimize duvarlar örüp, incinmekten korktuğumuz için, güvende hissettiğimiz kabuğumuzu kırmıyor, kendimizi aşka açmıyoruz. Sevmeyi bilmeyen kalp ne işe yararki kan pompalamaktan başka?

Baho, kırmış kabuğunu, memnun olmadığı durumu zavallıca kabullenip, değiştirmek için hiçbir çaba göstermeyip; kader, kısmet, alın yazısı diye adlandırıp, sorumluluğu üzerinden atan, savaşmadan teslim olan biri değil; azmin, başarının adı o. Hepimizin içimizde bir ‘Baho’ mutlaka yaşıyordur. O ruhu uyandırıp açığa çıkartırsak mutluluk bize çok hızlı adımlarla yaklaşacaktır dostlar!

Güneşin doğuşundaki, batışındaki mucizevi kızıllığı; denizin, gökyüzünün rengini, baharda açan rengarenk çiçekleri gördünüz mü? Çocuğunuzun, sevdiğinizin yüzünü el yordamıyla neye benzediğini tahmin etmeden, tüm hatlarıyla ezbere biliyor ve gülüşündeki güzelliği tanıyor musunuz?

Bir şarkının ritimleri kulaklarınızdan girip, ruhunuzu dansa kaldırıyor mu? Minik bebeğinizin ilk anne-baba dediği günü hatırlıyor musunuz? Sevdiğiniz kişinin uzun zaman beklediğiniz ‘Seni Seviyorum’ cümlesiyle nasıl mutlu olup heyecanlanmıştınız. Ya geçen yaz denizin sesine karışan gitar sesi, ateş çıtırtıları ve dost kahkahaları, hepsi zihninizde kayıtlı değil mi?

Bunları düşünürken engelli insanların eksikliği olarak görmeyin bunları. Birçoğumuzun göremediği güzellikleri görüyorlar, görmeyen gözleriyle. Duyamadığımız sesleri duyuyorlar. Mesela kalplerinin sesini dinliyorlar. Kullanamadıkları elleriyle bir yüreğe dokunabiliyorlar. Bir kol değneğinden güç alıp, iki tekerleği çevirip hayallerinin, umutlarının peşinden gidiyorlar. Kimileri 3000 kelime ile kendini ifade edemezken, ya da ağzından çıkan kelimeleri kontrol edemezken, onların tek kelimeye ihtiyaç duymadan anlattıkları öyküleri var anlayana. Bir bakışları var bin kelimeye bedel okuyabilene. 

Onların tek engeli bizleriz. En lüks mağazayı açıp sadece alışveriş arabaları için dik rampa yapan, ya da onu bile düşünmeyen esnaf engel. Engelli öğrenciler için özel eğitim sınıfları eklemeyen hatta onları kayıt etmeyen, okullar engel. Üst geçit çıkışına rampa koyup inişi unutan, kaldırımları yüksek, taşlarını paket, mazgalları geniş belediyeler engel. Görme engelliler için yapılan, kılavuz yola park edilmiş araçlar engel. Engelli asansörlerini, parklarını işgal edenler engel. İşyerlerinde onlara kontenjan ayırmayan işveren engel. Onları sadece 3 Aralık‘ta hatırlayıp, geri kalan 364 günü hangi zorluklarla geçirdiklerini düşünmeyen, bu dünyayı onlarla paylaştığımızı unutan, birine destek olmayı, sosyal medyada iççamaşır rengi pazlaşmak sanan insanlarımız engel.

Lütfen daha hassas ve duyarlı olalım. Hepimiz potansiyel engelliyiz ve onlarda bizlerle aynı hak ve özgürlüğe sahipler. Alanlarını daraltmayalım. Rabbim zorlaştırmayın, kolaylaştırın demiyor mu?

Ayrıca bugün herkes içindeki Baho ruhunu açığa çıkartsın.  Pozitif bakma, her şeyin üstesinden gelebilme gücümüzü keşfedelim.

Ve kendini mutsuz hisseden, hayattan beklentileri tükenmiş, mücadele ruhunu yitirmiş, ufacık şeyleri kendine dert edip günlerce, bir koltukta, üzerinde battaniye, elinde bir kutu mendil, saç baş dağılmış, (sakallar uzamış), o gri eşofman üzerine yapışmış bir durumda, olur olmadık şeylere üzülen kimse kalmasın artık! Hayat her anı doyasıya yaşanması gereken çok değerli bir hediye.

Yeni doğacak günün senin için doğacağına inan ve sahip oldukların için Yaradan’a şükret; olmadıkların için ise hala zamanın ve yapabileceklerin olduğunu unutma. Yeter ki iste ve harekete geç.

Hiçbir engel, engel değil mutluluğa ve başarıya! Yapabilirsin!

Öncelikle hayatının ve kalbinin kapılarını tüm samimiyetiyle bizlere açan değerli kardeşim Bahattin Hekimoğlu’na sonsuz teşekkür ediyorum. Çok hassas bir konuda yazdığımı biliyorum ve kelimelerimi çok dikkatli seçmeye çalıştım. Umarım hiç kimseyi kırıp, incitmemişimdir. Sürç-i lisan ettiysem affola.

Şerife Eren Ünal

2 Aralık 1976 yılında Karaman’da doğdum. Anadolu Üniversitesi, İsletme fakültesinde önlisans yaptım.18 yıldır İsviçre’nin Zürih şehrinde yaşıyorum. İki kızım var. Özel bir bankada backoffice calışanıyım. Aynı zamanda Güzellik uzmanlığı eğitimi alıyorum. Değerli hocam İsmail Bülbül hocamdan aldığım Reiki 3B Master aşaması ile farkındalıklarımı keşfediyorum…

Yorum Yaz

İnternet üzerinden dijital yayın hayatına ilk olarak 2013 yılında başlamış olan Varoluş Dergisi, kısa bir aradan sonra şimdi yeniden okurları ile birlikte. Değerli yazarlarımız, Spiritüalizm, Reiki, Yoga, Astroloji ve Yaşam alanlarında, siz değerli okurlarımız için yazıyor…