Varoluş Dergisi

Gerçekte Gerçek

Hepimiz maddenin yapıtaşı atomdur deriz. İlkokulda ezberlediğimiz bir cümledir değil mi?

Günümüz eğitiminde de bu hala böyle devam etmektedir. Hatta atomlar proton, elektron ve nötrondan oluşur da diyebiliriz. Ama aslında maddeyi oluşturan daha küçük parçacıkların adını belki de birçoğumuz bilmiyor olabilir. Evet günümüzde maddeyi oluşturan iki küçük parçacığın varlığını artık bilmekteyiz; adları ise leptonlar ve kuarklardır… Hepsinin ayrı ayrı özellikleri vardır ama leptonlar ailesinin içinde bir parçacık vardır ki bildiğimiz, ilginç özelliklere sahiptir. Adı nötrinodur. Nötrinoyu Wikipedia şöyle tanımlamıştır:

“Nötrino, ışık hızına yakın hıza sahip olan, elektriksel yükü sıfır olan ve maddelerin içinden neredeyse hiç etkileşmeden geçebilen temel parçacıklardır. Çok küçük olduklarından neredeyse tamamen etkisizdirler. O kadar küçük parçacıklardır ki elektron dahi onların yanında devasa kalmaktadır.”

Clyde L. Cowan ve Frederic Reines adlı iki bilim insanı,1956 yılında bir nükleer reaktör yardımıyla yapılan bir deney sonucunda bu parçacıkların varlıklarını ispatlamayı başardılar. Bu keşif 1995’te Nobel ödülünü kazandı.

Ayrıca nötrinoları gözlemleyen bilim merkezleri de var. Hassas dedektörler sayesinde gözlemlenebiliyorlar. Okuduğum kadarıyla Japonya’da bulunan Super-Kamiokande, bu parçacık detektörlerinden biri ve bir de ice-cube dedektörü var ve o da Güney Kutbu’nda kurulmuş. Eminim daha çok bilim merkezi de vardır bu konuyla ilgilenen… Benim ilgimi çeken şey ise nötrinoların, maddelerin içinden ellerini kollarını sallayarak geçebilmesi. Çok küçük bir kütleye sahip olmalarına karşın, sanki madde denilen şey yokmuş gibi neredeyse etkileşime girmemeleri. Öyle ki, vücudumuzdan saniyede milyarlarca nötrino girip çıkmakta… Ben bu olayı şöyle algılıyorum; nötrinolar ya bizi görmüyorlar 🙂 ya da biz yokuz zaten.

Yine başka bir örnek vermek istiyorum. Bilimde ilerlerken matematikten, yasalardan yararlanmaktayız. Ama biliyoruz ki ilerlerken karşımıza fizikte sabitler çıkıyor. Bununla ilgili bilgiyi yine Wikipedia’dan paylaşmak isterim:

“Fizik sabitleri, evrenin her yerinde aynı olduğu varsayılan ve zaman boyunca değişmez olan sabitlerdir. Sabit bir sayıdan ibaret olan matematik sabitlerinden farklı olarak fiziksel bir ölçü birimini içerirler.”

Tahmin edebileceğiniz üzere Planck sabiti içlerinde en çok ilgi çeken ve konuşulan sabittir. Kendisi bize, eğer ortamda bir enerji hareketi var ise bu enerjinin enerji topları veya paketleri gibi hareket ettiğini, her topun sahip olduğu en küçük enerji değerinin sabit olduğunu, ve aynı zamanda, sahip olunan enerjinin, sabitin tam katları şeklinde yayınlanır ya da soğrulur olması gerektiğini ifade eder. Mesela maddeyi oluşturan atomların içindeki elektronların, protonların, nötronların sayısı her zaman tam sayılar kadardır. Sahip olduğumuz hücreleri bir buçuk hücre ya da iki buçuk hücre şeklinde ifade etmeyiz. İki hücre veya üç hücre deriz.

Planck sabiti, bir parçacığın enerjisinin frekansına olan oranıyla hesaplanır:

h = E/f

Anlaşılacağı gibi, eğer bir parçacığın frekansı artarsa enerjisi de artar. Frekansı azalırsa enerjisi de azalır; ama Planck sabiti her zaman aynı kalır:

h = 6.62607095(44) x 10-34 J s

Maddeler her sıcaklıkta atomların titreşmesinden dolayı ışık yayarlar. O ışık, fotonlardan oluşur. Ve her bir fotonun enerjisinin frekansına oranı sabittir. İnsan da atomdan meydana geldiği için o da ışık yayar. Ancak bu gözlerimizle algılayabileceğimiz bir durum değildir. Bizlerin yaydığı ışığın enerjisi de Planck sabitinin katları şeklinde oluşur. Aynı şekilde yıldızların ışığında ve güneşte, kısaca heryerde Planck sabitinden bahsedebiliriz. Ta ki ölçek Planck sabitinden daha küçük seviyelere inene dek… Neil De Grasse Tyson bunu muhteşem bir sözle dile getirmiştir: “Hepimiz birbirimize biyolojik olarak, Dünya’ya kimyasal olarak, Evren’e atomik olarak bağlıyız. Evrenin içerisindeyiz, Evren de bizim içimizde.” [1]

Ama hazır olun, bundan sonraki gelişmeler şaşırtıcı olmaya başlıyor:

“Einstein’ın geliştirdiği görelilik teorisinde kütle, uzay-zamanı bükerek yerçekimini oluşturuyor. Kuantum alan teorisi de, madde ve enerjiyi oluşturan temel parçacıkları uzay-zaman alanında tanımlıyor. Ancak uzay-zaman Evren’in dokusu ise bu dokunun kumaşı nedir? Pennsylvania Eyalet Üniversitesi’nden fizikçi Abhay Ashtekar bu soruya oldukça basit bir cevap veriyor: ‘Uzay-zaman Planck ölçeğindeki enerji ilmeklerinden oluşan bir tür örme kumaştır. Ancak, balık ağına benzeyen bu yapıya uzaktan baktığımız zaman uzay-zamanı deliksiz bir kumaş, kesintisiz bir bütün olarak algılıyoruz. Çünkü elimizdeki en güçlü mikroskoplarla bile Planck ölçeğindeki delikleri görmemiz mümkün değil.’ Ashtekar ve meslektaşları tarafından 1980’lerde geliştirilen halka kuantum kütleçekim kuramına göre uzay-zaman, protonları oluşturan kuarklardan bile daha küçük enerji halkalarından meydana geliyor ve kuantum fiziğinin temeli olan enformasyon bu halkaların üzerinde taşınıyor. Evren Planck sabitinden küçük aralıklarda anlamını yitirdiği için, uzay-zamanı meydana getiren bu halkaların arasında hiçbir şey bulunmuyor ve ilmeklerin ortasındaki delikler hiçliğe açılıyor. Enerji ilmekleri Evren’i tanımlayan enformasyonu yanındaki diğer halkalara iletiyor (internet veri trafiğini taşıyan fiber optik kablolarda olduğu gibi). Kuantum ilmekleri bir araya gelerek uzay-zamanın kumaşını örüyor. Bu noktada Ashtekar ile ekibi Planck sabitinden daha küçük halkalar oluşturup oluşturamayacaklarını merak etti. Elbette bunu bir deneyle test etmeleri imkânsızdı, ama kuramı geliştirmekte kullandıkları matematik modellerinden yola çıkarak bir deneme yaptılar ve oldukça ilginç bir durumla karşılaştılar. Halkalardan daha küçük enerji iplikleri oluşturmaya kalktıkları zaman, bu iplikler kumaşın örgüsünden kopuyor ve halkaların ortasındaki delikten mutlak hiçliğe düşerek yok” oluyordu.” [2]

“Evren’in maksimum çözünürlüğü Planck sabitidir. Planck ölçeğinden daha kısa mesafelerde ve daha kısa zaman aralıklarında fizik yasaları anlamını yitiriyor, öyle ki Evren’i oluşturan uzay-zaman bile ortadan kalkıyor.” [2,3]

Tüm bu bahsedilenlere dayalı yazdıklarımın sonucunda şu sonuçlara ulaşabiliyoruz. Aslında gerçekmiş gibi algılayıp yaşadığımız bu evren, gördüklerimiz, dokunduklarımız gerçek değil ve hatta bizler gerçek değiliz. Sanal bir şeyler yaşıyoruz. Hiçbir şey gerçek değil. Dolayısıyla evren diye bir şey yok iken, evrenin oluşumundan önce ne vardı sorusu anlamını yitiriyor; çünkü zaten hiçbir şey yok. Peki ne yaşıyor olabiliriz? Bir simülasyon içerisinde bulunan birer kukla mıyız? Yoksa Platon’un da bahsettiği gibi başka bir evrenin yansıması olarak mı varız? Bize verilmiş bir zihnin tasarımlarıyla vakit mi geçiriyoruz? İrademiz var mı, yok mu? Bu noktada bir sürü bilim insanının bir sürü fikirleri var. Sizin de bir fikriniz var mı?

[1] https://nbeyin.com.tr

[2] http://www.pressreader.com/turkey/popular-science-turkey/20140801/283347585352355

[3]http://khosann.com/evren-bir-simulasyon-mu-elon-musk-matrix-dunyasinda-yasiyoruz-dedi/

Harika Ertuğrul

9.5.1978 Adana doğumluyum. Hayatımın 30 senesi istanbulda geçti. İTÜ Fizik Mühendisliği ve ardından Marmara Üniversitesi fizik öğretmenliği tezsiz yüksek lisansını tamamladım . Bir süre dershanelerde öğretmen olarak sonra da özel okullarda öğretmen olarak 10 yıl çalıştım. Evliyim 3 yaşında bir kızım var ve zamanımın büyük kısmını kızımla geçirmekteyim. Reiki masterıyım ve tüm spirituel konularla ilgiliyim. Çocukluğumdan buyana içimdeki merakla boğuşmakta, merak ettiğim herşeyi araştırmakla ve yaşamakla meşgulüm :)

Yorum Yaz

İnternet üzerinden dijital yayın hayatına ilk olarak 2013 yılında başlamış olan Varoluş Dergisi, kısa bir aradan sonra şimdi yeniden okurları ile birlikte. Değerli yazarlarımız, Spiritüalizm, Reiki, Yoga, Astroloji ve Yaşam alanlarında, siz değerli okurlarımız için yazıyor…