Varoluş Dergisi

AYNA OLMAK AYNI OLMAK

Aman ya Rabbi! Neden ben? Neden bunları yaşıyorum? Neden bu insanları çıkarıyorsun karşıma? Ben bunları hak edecek ne yaptım? Oysaki ben şöyle iyiyim, böyle iyiyim, süperim ben. Tamam, hep karşıma çıkanlar suçlu, hep onlarda kabahat, hep onlar kötü ama neden, neden ben?

Bu düşünce kalıbı, bu şikayet cümleleri hemen herkesin dilinden, hiç yoksa zihninden mutlaka geçmiştir diye düşünüyorum. Zihnin klasik kalıplarındandır çünkü, sıkışınca hemen yollayıverir diline insanın. İnsan da farkında değilse kendinin, başlar hemen isyan cümlelerini kurmaya. Zihin yapısı gereği bakışı, görüşü parçaladığından, kişinin hakikati görmesini engellediği gibi, kendisini görmeyi de engellediği için çıkar bu isyanlar zaten.

Varlığınız gibi, kişiliğinizi de bir bütün olarak düşünün. Bütünün içinde öfkeli, kıskanç, dedikoducu yanlarınız, hata yapan, intikam alan, yalan söyleyen, bela okuyan yanlarınız, bir o kadar da sevap işleyen, dua eden, iyi niyetle iş yapan, merhametli, hoşgörülü, dürüst yanlarınız var. İnsanlar genelde kişiliğindeki bu parçaların hepsini bütün olarak göremez, çoğunlukla da görmek istemez. Nasıl bir kişi olmak istiyor, kendini nasıl tanımlamak istiyorsa ona uygun parçaları seçip, birleştirerek onlardan bir kişilik yaratır ve kendisini o kişilikten ibaret sanır. Gelelim konumuza. Neden bu olaylar, neden bu insanlar karşıma çıkıyor sorusuna. İşte sorunun cevabı, bu göremediğimiz yanlarımızda, karanlıkta kalan taraflarımızın aydınlanmasında. Daha kolay anlaşılması için şu örneği verelim mesela. Genelde kendisini çevre ile kıyaslayarak yaşayan bir kişi düşünün. “Onun şuyu var benim niye yok, o buraya gitmiş ben niye gidemiyorum” veya “kimsenin bir şeyi yok benim şuyum buyum var, daha iyisini alayımda çatlasın millet, daha çok, daha büyük, daha gösterişli olanları almalıyım, hep bana hep bana verilsin her şey, sen bana bunu bunu yapmıştın, al, ben de sana şöyle yapayım da gör gününü” gibi düşünceler ve beraberindeki duygular, o kişinin kişiliğinde kıskanç-kibirli-açgözlü-bencil bir taraf yaratır. Bu kişinin diğer insanlara yardım eden, diğer canlılara zarar vermeyen, maddi yönden bonkör vs bir yanı da mevcut olsun. Bu kişi kendini tanımlarken ya da kendini kabul ederken kıskanç, açgözlü, kibirli, bencil olan yanlarını reddeder, sadece merhametli, yardımsever, bonkör vs yanlarını görürse, yani kendini olduğu haliyle bütün olarak değil de, zihnin istediği, kendi yarattığı gibi parça parça kabul ederse, içindeki göremediği yanlarını kendine göstermek için o “neden, neden?” diye isyan ettiği insanlar, içindekileri tamamen görene, kendini olduğu gibi kabul edene kadar çıkar durur. Karşısına çıkan kişiler sürekli değişse de karakterleri benzerdir. Örneğin iş yerinizde bir arkadaşınız veya ailenizde bir birey var, bu kişi sürekli kendisini övüyor, hep bana hep bana diyor, fikirleri sözleri davranışları ile baskınlık kurmaya çalışıyor vs. Bu kişi sizde ne çağrıştırıyor? Bencillik mi, görmemişlik mi, baskıcılık mı? Hah işte, bu kişideki bencillik sizde var olan, içinizdeki bencilliktir. Bu kişideki kibir, siz de var olan kibirdir. Baskıcı olan bir yanınız mutlaka vardır, o kişiden yansıyor, siz de öyle görüyorsunuzdur. Çünkü yaradılış gereği insan içinde olmayanı asla ama asla bir başkasında göremez. Bu kişi size ayna olur ve görevi sizin kendinizi, içinizi görmenizi sağlamaktır. Diğer bir arkadaşınız sizi çekemiyor, kendisini sizinle kıyaslayıp duruyor, güzel giyinseniz bile size tavır alıyor mesela kıskançlığından. Hah bu da sizsiniz işte. Kıskanç olan yanınız, bu kişiden size yansıyarak kendinize “hadi beni kabul et, tanı beni” diyor. İlla siz de bu kişiyi kıskanmak zorunda değilsiniz yanlış anlamayın, amaç sizin içinizdeki kıskançlığı size yansıtmak, göstermek, o kişiyi de kendinizi de o haliyle kabul etmenizi sağlamaktır.

“E tamam anladık, her karşımıza çıkan da kendimizi göreceğiz, parçaları birleştirip kendimizi, karşımızdakileri, olayları olduğu gibi kabul edeceğiz, edeceğiz de. Eee? Ne işime yarayacak bunlar? Hala neden sorularına bir cevap değil bu yazılanlar” mı diyorsunuz?

İşte bunun cevabı da yaşamın cevabı, yaşamın amacıdır zaten. İNSAN AYNASINDA HAKİKATİ SEYREDEBİLMEK!!! Bu cümlenin anlamını anlamakta hangi yol, hangi kalıplar size uygun geliyorsa, nasıl rahat anlayabiliyorsanız, o yolu siz seçin. İnançlara, bilgilere, seçilen kelimelere, yapılan ritüellere göre farklılık var gibi görünse de amaç aslında tekdir, birdir, birliktir. “Allah’a ermek, kendini bulmak, hakikati idrak etmek, nirvanaya ulaşmak, özünü fark etmek, kendini tanımak, hiçliği anlamak, birliğin farkına varmak, ölmeden önce ölmek vs” amacın inanışlara göre şekil değiştirmiş isimleridir. İnsanın bu amaç olan OLUŞu idrak edebilmesi, hakikati görebilmesi için arınmış saf bir kalbe sahip olması gerekir, çünkü Allah ancak saf, temiz bir kalpte tecellisini gösterir, inanmayanlar için de, insan ancak saf bir kalple kendisini tanır diyebiliriz (Kendini tanıyan kişi, Rabbini tanıyacağından ulaştığı yer yine aynı olacaktır zaten) Yani insan O’nu kalbi ile görür, zihinle veya zihnin parçası olan gözü ile değil. İnsanoğlu da O’nu zihinle bulacağını, göreceğini düşündüğünden ona bir türlü ulaşamamaktadır. Zihin ona ulaşmada sadece bir araçtır çünkü. Önemli olan onu doğru kullanmayı bilmektir. İşte “neden, neden?” sorularının bir cevabı da zihni tanımak, onunla dışa değil içeriye bakmayı öğrenmektir. Yanlış kullanılan zihin veya başka tabirle şeytan insanın aslında tertemiz olan saf kalbini, yargılar, bilgiler, düşünceler, duygular ve inançlarla sürekli perde çekerek kirletir ve gerçeği görmesini engeller. Gerçeği göremeyen varoluşu idrak edemeyen kişiye, zihin, sürekli onu tanısın da perdeleri kaldırsın, özünü fark etsin diye, karşısına “neden ben neden bu kişiler” sorularındaki olay ve kişileri çıkartır (Nasılını geçen ay yazmıştık). O istemediğiniz kişiler ve olaylar vasıtası ile kendi içinizde, hakikati görmenize engel olan perdeleri kaldırın, kalbinizdeki kiri-pası temizleyin de artık kendinize doğun, asıl yaşamı fark edin, bu dünya rüyasından uyanın, sonsuz ebedi huzura kavuşun diye…

Bu yazılanlar önce size saçma gelse de, siz siz olun bir anlık bile olsa bir şüphe duyun engellemelerden. Çünkü bu yazılanlar size kalıplaşmış olan zihin inançlarınızdan dolayı garip gelmektedir. Sorgulamakta, bakış açınızı değiştirmekte fayda vardır. En basitinden karşınıza çıkan insanlara bir başkası olarak değil de, kendinizin bir parçasıymış gibi bakarak başlayın değişime, onları yargılamak, eleştirmek için gösterdiğiniz çaba ve kelimeleri, kendinize yöneltin, onları ayna olarak kabul edip kendi içinizi görün. Siz de başkalarına ayna olun. Bu bakış açısı sizde oturduğunda farkındalıklarınız sürekli artacak ve inanın her şey çok daha keyifli, hayat çok daha huzurlu ve rahat olacak. İnanın! İnsanlara ve hayata karşı duyduğunuz şüphelerin azıcık kısmını o sıkı sıkıya bağlandığınız inançlarınıza, yargılarınıza duysanız, “ben böyle böyle düşünüyorum ama belki düşündüğüm gibi değildir” sorusunu sormayı bir alışkanlık haline getirseniz, sorgulasanız, şüphe duysanız, bırakmaya korktuğunuz yargılarınızın, inanç kalıplarınızın değişimi için birazcık çabalasanız, aradığınız mutluluğa kendinizin engel olduğunu fark edeceksinizdir. Tercih sizin. İçinizde zaten var olan, ama zihinden dolayı göremediğiniz o ebedi huzuru başka yerde aramayın. Eğer huzuru arıyorsanız bakış açınızdaki değişim size iyi gelecek, sizi kendinize getirecektir emin olun. Ne demiş Şems-i Tebrizi; “Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatım alt üst olur diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden iyi olmayacağını?”

Çok bilen zihni biraz susturun ki kalbinizin sesini duyabilesiniz…

Sessizlik de dinlenebilir unutmayın…

Emine Nalçacı Maviş

4.10.1984 tarihinde Ankara da doğdum.İlk, orta ve lise öğrenimimi Ankara da tamamladım. Lisans eğitimimi 2007 yılında Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde bitirdim. 2010 yılında aynı üniversitede Pedodonti (çocuk diş hekimliği) alanında yüksek lisansımı tamamladım. Sonrasında Boyabat Devlet Hastanesi (2010-2013), Düzce Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi (2013-2014) ve Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesinde (2014-2015) çalıştım. Şuan Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesinde diş hekimi kadrosundayım. Evli ve bir kız çocuğu annesiyim. Düzcede ikametim sırasında yakın bir arkadaşım vasıtası ile reiki eğitimine başladım. İstanbul'a geldikten sonra da Reikiokulu ile tanıştım ve hayatımı değiştiren reiki de 3b öğretmen aşamasına gelerek Reiki başta olmak üzere spiritüel alanında kendimi geliştirmeye başladım. Kitap okumaktan ve el işleri yapmaktan hoşlanırım.

Yorum Yaz

İnternet üzerinden dijital yayın hayatına ilk olarak 2013 yılında başlamış olan Varoluş Dergisi, kısa bir aradan sonra şimdi yeniden okurları ile birlikte. Değerli yazarlarımız, Spiritüalizm, Reiki, Yoga, Astroloji ve Yaşam alanlarında, siz değerli okurlarımız için yazıyor…